18 Şaban 1431 | 30 Temmuz 2010
 
89CADE1A-BFD6-47AF-AA5E-7FAB6EDCDDBC
Üye Girişi | Üye Ol
  • ANA SAYFA
  • KUR'AN-I KERİM
    • Okuyun
    • Dinleyin
    • Bilgilenin
  • SON PEYGAMBER
  • TASAVVUF
    • Tasavvufa Dair
    • Yolumuzun Esasları
    • Silsile-i Şerif
    • Hatm-i Hacegan
    • Evrad-ı Şerif
  • M. ZAHİD KOTKU (RH. A.)
    • Hayatı
    • Fotoğrafları
    • Kitapları
    • Sohbetleri
  • M. ES'AD COŞAN (RH. A.)
    • Hayatı
    • İslam Anlayışı
    • Tasavvuf Anlayışı
    • Hizmet Anlayışı
    • Kitapları
    • Başmakaleleri
    • Sohbetleri
    • Fotoğrafları
    • Anma Programları
  • M. NUREDDİN COŞAN
  • SIK SORULAN SORULAR

  • Soru-Cevap
    • Sık Sorulan Sorular
Soru-Cevap > Sık Sorulan Sorular

DİNLE İLGİLİ ÇEŞİTLİ KONULAR



 

SORU: Şeriat nedir, hakkında bilgi verirmisiniz?
CEVAP: Bilerek veya bilmeyerek bir çok kimse şeriatın aleyhinde bulunuyor. Hakkında küçültücü sözler sarf ediyor. Bilerek aleyhinde bulunan kimseye diyecek sözümüz yoktur. Onu kabul etmedikten sonra, aleyhinde konuşması tabiidir. Böylelerine diyebileceğimiz şeyler de bahsimizden hariçtir. Ama haberi olmadan, şeriatın ne olduğunu bilmediği hâlde aleyhinde bulunan kimseye yazık olur. Gaflet ve cehaletinden dolayı, sevdiği ve inandığı davayı farkında olmadan yaralıyor. Bunun için şeriatın ne olduğunu bilmemiz ve açıklamamız lâzımdır. Şeriatın tarifi şudur Akıllı kimseleri mutluluğa sevk eden ilahi bir nizamdır. İstanbul Üniversitesi tarafından ilk baskısı yapılan Ömer Nasuhi Bilmenin Istılahatı Fıkhıye Kamusu'nun 1. Cildinin 14. sabitesinde şeriat şöyle tarif ediliyor: "Cenabı Hakk'ın kullan için vaz etmiş olduğu, dini ve dünyevi ahkamın heyeti mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat, din ile müteradif olup, hem ahkâmı asliye denilen itikat, hem de ahkamı feriyyei ameliye denilen ibâdet, ahlâk ve muamelatı ihtiva eder." Yani şeriat, din ve İslâm kelimeleri eş anlamlı sözlerdir. Bunun için bir kimsenin şeriatın aleyhindeki tutum, davranış ve sözleri küfre vesile olur. Şeriat demek, Kur'ân demektir. Şeriat demek, ilahi vahiy demektir. Hatta İmamı Âzam gibi müçtehitlerin içtihatları, şeriat olmadığı gibi, Hz. Peygamber (sa.)'in vahye dayanmayan söz ve fiilleri de şeriat değildir. Müçtehitlerin içtihadı isabet edebileceği gibi isabet etmeye de bilir. Peygamber (sa.) şöyle buyuruyor: “Müçtehid içtihadında isabet ederse iki, yanılırsa bir mükâfatı vardır.” Bunun için, her hangi bir müçtehidin sözünü red etmek ve kabul etmemek küfre vesile olmadığı gibi. vebal de değildir. Tabiatıyla, Şafiî olan kimseler Hanefi'nin, Haneliler de Şafiî'nin içtihatlarını kabul etmiyor. Meselâ; Hanefi mezhebinde cenabetten dolayı ağıza ve buruna su vermek farzdır, denildiği hâlde, Şâfiîler farz değil, sünnettir diyorlar. Kezâlık Şafiî mezhebinde, imamın arkasında Fatiha okumak farzdır, denildiği hâlde, Hanefiler farz değildir diyorlar. Peygamber (sa.)'in söz ve fiilleri iki türdür:
1- Vahye dayanmayan. İnsan olarak söylediği söz veya yaptığı fiildir. Bunlar din ve şeriat sayılmıyor. Meselâ; "Ey Nebi! Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niye haram kılıyorsun?" (Tahrim/1)
2- Vahye dayanan söz ve fiiler.
Misal verelim; Kur'anı Kerim "Namaz kılınız, zekât veriniz diye namazı ve zekâtı emrediyor. Ama, namaz kaç vakit, her vaktin kaç rekâtı vardır. Her rekâtta kaç rüku, kaç secde vardır, diye bunları beyan etmiyor. Bunları açıklayan Hz. Peygamber'dir. Ama bu açıklama şahsi fikir ve görüş değildir, vahye dayanmaktadır. Hatta miraç gecesinde dünyaya döndüğünde, henüz namazın nasıl kılınacağını bilmiyordu. Ve bunun için ilk günün sabah namazını kılamamıştı ve ilk kıldığı namaz öğle namazı olmuştur. Kezâlik Kur'anı Kerim zekatın durumunu tafsil etmiyor. Kaç çeşit zekât vardır, yani nelerin zekâtı var ve kaçta kaç zekat verilecektir, diye açıklama getirmedi. Ancak Peygamber (sa.) vahye dayanarak bunları beyan etti. Bunun için Peygamberin bu kabilden söz ve fiilleri şeriattır ve dindir. Demek ki, şeriat ilahi bir nizamdır. Bir insan işi değildir. Yani şunu demek istiyorum, bir kimse müslüman ise ve İslâmın dışına çıkmak istemiyor ise onunla amel etmezse de şeriatın aleyhinde bulunmasın. Kur'anı Kerim ile Hadisi Nebevi elimizde iken, neden içtihada gidildi? Neden İmamı Azam ve İmamı Şafii gibi zevat içtihat etmişlerdir diye sorsanız, cevaben deriz ki İslâmın kaynağı olan Kur'ân-ı Kerim'in ayetleri ile Peygamber'in hadisleri mahduttur. Yani sınırlıdır. Farz edelim, ikiyüz-üçyüzbin ayet ve hadis olsun, ama dünyanın hadise ve olayları ise namütenahidir, sınırsızdır. Bunun için ayet ve hadis, her hadisenin hükmünü açıkça ifade etmiyor. Yani ayet ve hadisler, bazı hükümleri açıkça ifade etmiştir. Bir kısmı da açıklamamış, ictihade bırakmıştır. Hz. Peygamber (sa.) Muaz Bin Cebel"i Yemene vali olarak gönderdiğinde kendisine buyurdu: “Ya Muaz! Bir mesele sana intikal ederse nasıl hareket edeceksin?” Muaz dedi ki: “Önce Kurân'a baş vururum, orada hüküm varsa mesele tamamdır. Yoksa hadise baş vururum, orada da yoksa içtihat ederim.” Bunun üzerine Peygamber (sa.) şöyle dedi: “Resulullah'ın elçisini muvaffak kılan Allah'a hamd olsun.”
Hz. Peygamber'in, peygamberliğini isbat eden binlerce mucize vardır. Ama, numune olarak dört mucize gösterelim:
1- Kur'ânı Kerim
2- Peygamber'in sünneti, yani hadisi
3- Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi efendilerimiz önceden tahsili olmayan insanlar oldukları hâlde, onun medresesinde yetişip en üstün fikirleri ortaya atmaları, İslâm devletini en güzel ve adil bir şekilde idare etmeleridir. Hz. Ömer'in adaleti darbı mesel hâline gelmiştir.
4- İmamı âzam, İmamı Malik, İmamı Şafiî ve İmamı Ahmet Bin Hanbel gibi büyük müçtehit ve mütefekkirlerin Kur'ân-ı Kerim ile sünneti seniyyenin ışığı altında, benzeri olmayan bir şekilde istinbat ettikleri İslâm hukukudur.
Bu gün dünyada İslâm hukukunun büyük bir yeri vardır. Peygamber (sa.) olmasa idi, ne İmamı Âzam. ne İmamı Şafiî, ne İmamı Gazali olurdu. Onları bu dereceye yükselten sünnettir. Demek bu müctehitlerin içtihatları ve tedvin ettikleri hukuk, Peygamber'in nübüvvetini isbat ediyor. İçtihat derecesine varmış kimseler çoktur. Bunların bir kısmının mezhepleri yazılıp tedvin edilmiştir ve tabileri vardır. Bir kısmının mezhepleri yazılmamış ve kaybolmuştur. İmamı Âzam'ın, mezhebi yazılıp tedvin edilmiş ve tabileri bulunan büyük bir müçtehittir. İmamı Âzam'ın zamanında İmamı Ebu Yusuf, İmamı Muhammed ve İmamı Züfer gibi imamlar vardı. İmamı Âzam, bunların en büyüğü olduğu için en büyük imam mânâsına gelen İmamı Âzam lakabını almıştır. Künyesi Ebu Hanife'dir. Hanife divit mânâsına geliyor. Mürekkep ve yazı ile meşgul olduğu için Ebu Hanife denildi. Yani mürekkep sahibi demektir. Hz. Ömer veya Hz. Osman'ın zamanında Kabil fethedilince dedesi olan Zuta esir düşüp ve Irak'a götürülmüştü, bilahare serbest bırakıldı ve müslüman oldu. Hem kendisi, hem oğlu Sabit, hem torunu Numan (Ebu Hanife) tabiinden idiler. İmamı Âzam Ebu Hanife Küfe şehrinde dünyaya geldi, küçük yaşta Kur'anı Kerim'i hıfz etti. Kumaş ticaretini yapan babası ile birlikte ticaretle uğraştığı gibi, ilim medresesine de devam ediyordu. On altı yaşında iken babası ile birlikte hacca gitti. Abdullah Bin Haris ve Enes Bin Malik gibi bazı ashab-ı kiram ile görüşüp sohbetlerinde bulundu. Tabiinin büyüklerinden Hammad Bin Ebi Süleyman'ın ilim halkasına katılıp onsekiz sene devam etti. Çevresinin en büyük alimi olan Hammad'ın ilmini adeta devraldı. Her hangi bir engel olmadığı zaman her sene hacca giderdi. Mekke ve Medine'de birkaç sene mücavir olarak kaldı ve derslere devam etti. İmamı Âzam, İslâm'a karşı çok samimi olduğu için asla İslâm'dan taviz vermedi. Tam İslâm'ı uygulamada hem Emeviler hem Abbasiler zamanında kendisine kadılık makamı teklif edilip, ısrar edildiği halde kabul etmedi. Hatta bu makamı kabul etmediği için beni Ümeyyenin son hâlifesi Mervan Bin Muhammed'in valisi kendisine çok işkence yapmıştır. Ve Abbasi Hâlifesi Ebu Caferül Mansur da onu hapse attı ve hapiste vefat etti.
İmamı Azam'ın fıkhı yedi esâsa dayanıyor:
1- Kitap
2- Onu açıklayan sünnet
3- İslâmı yayıp, Kur'amn nüzulünü müşahede eden sahabenin sözleri
4- Kıyas
5- İstihsan
6- İcma
7- Nassa ters düşmeyen örf.
İmamı Azam'ın zamanında uydurma ve çok kuvvetli olmayan hadisler dillerde dolaştığı için hadis hususunda çok dikkat ederdi. Her hadisi kabul etmezdi ve çok titiz davranıyordu. Ancak, bir cemaatten bir cemaate aktarılan veya ilim merkezi sayılan şehir alimlerinin kabul edip uyguladıkları hadisleri kabul ederdi. Veyahut ashaptan birisi bir hadisi sahabe cemaatine rivayet eder ve muhalefet eden olmazsa, yine onu kabul ederdi ve bu hususta şöyle diyordu: “Peygamber (sa.)'den Kur'ana aykırı bir hadis rivayet eden bir kimseyi reddetmem, ne Peygamberi ret ve ne de onu yalanlamak mânâsına gelmez. Benim bu rivayeti reddetmem ancak batıl ile Peygamber'den rivayet eden kimseyi reddetmekten ibarettir. Meydana gelen itham da Peygamber’e karsı değildir. Peygamber ne söylerse baş ve göz üzeridedir. Biz ona inanıyor ve ona şahitlik ediyoruz.” Fakihlerin meşhur bir sözleri vardır, ne kadar güzel bir sözdür o da şudur: "Abdullah b. Mesud fıkıh ilmini ekti, Alkame suladı, İbrahim en Nehas biçti, Hammad onu dövdü. Ebu Hanife ise öğüttü. Ebû Yusuf yoğurdu, Muhammed ise pişirdi. Diğer insanlar da onun ekmeğinden yiyorlar." "Meseleyi Allah'ın kitabında görürsem ondan alırım. Onda bulamazsam Allah Resulünün sünnetinden ve güvenilir kimselerin ellerinde bulunan sahih eserlerden alırım. Onda da bulamazsam, sahabelerinden istediğim kimsenin sözünü alır, istediğim kimsenin sözünü bırakırım. Sonra bunların sözü dışına çıkmam. İş, İbrahim, Sabi, Hasen, Said bin Museyyeb'e varınca, onların içtihad ettikleri gibi ben de içtihad ederim." İmamı Âzam, kıyas ve akla çok önem verdiği için Kur ‘an ve sünnette yer almayan meseleleri, sağlam kafasıyla İslâm'a uygun olarak çözerdi. Birkaç misal vermek istiyorum:
1- Ameş ismindeki zat hanımına hitaben; "Unun bittiğini bana haber verir veya yazarsan veyahut birisini bunun için gönderirsen ya da herhangi bir kimsenin yanında bunu dile getirir veya işaret edersen, sen benden boşsun" diyerek talâka yemin etti. Bunun üzerine hanımı İmamı Âzam'a durumunu sordu. İmam kendisine cevaben "Un bittiğinde un torbasını kocan uykuda iken eteğine bağla, sabahlayınca durumu bilecektir" diye fetva verdi.
2- Birisi, Ramazanı Şerif de oruçlu iken gündüz vakti hanımı ile münâsebette bulunacağına dair yemin ediyor. İmamı Âzam bu meseleye de "Hanımıyla birlikte gündüz sefere çıkması ve o zaman kendisiyle münâsebette bulunabileceği" şeklinde fetva veriyor.
3- Başka birisi de hanımı merdivende iken, kendisine "Yukarıya çıkarsan da, inersen de üç talâkla boşsun" dediğini beyânla durumunu sordu. İmamı Âzam bu durumdan kurtulması için şöyle fetva verdi Kadın olduğu yerde kalacak sonra birkaç kişi merdiveni yere indirecekler ve onu yere koyacaklar. Cenabı Hak insan denilen bu şerefli yaratığın devam ve bekasını bir sebebe bağlamıştır, o da evliliktir. Evlilik, fıtri bir ihtiyaçtır, erkek olsun, kadın olsun her insan evlenmeye muhtaç olup bir eş ile beraber yaşamak arzusundadır. Bu hususta Kur'anı Kerim şöyle buyurmaktadır; "O'nun (Allah'ın) birliğine delâlet eden belgelerden biri şudur huzur bulaşınız diye sizin cinsinizden sizler için eş yaratmasıdır." Rum/21 Peygamber (sa.) de şöyle buyurmaktadır: “Bir kimse evlenmeye gücü yettiği hâlde evlenmezse benden değildir.” (Bayhaki Tabarani) Ancak evlilikten en büyük amaç neslin bekası olduğuna göre rastgele bir kimse ile evlenmek doğru değildir. Erkek olsun kadın olsun evliliğe namzet olan bir kimse bilgili, kültürlü, iyi İslâm terbiyesini almış birisi ile evlenmeye çaba göstermek zorundadır. Yoksa huzurun sağlanması mümkün olmayacağı gibi evliliğin semeresi olan neslinde iyi yetişmesi de zor olacaktır. Ve bu sebep ile ilahi ve kevni nizama ters düşecek bir duruma girecektir. Peygamber (sa.) buna işaret ederek şöyle buyuruyor: “Dört hasletten birisi için kadınla evlenilir ya serveti veya soyu ya güzelliği veya dindarlığı için, ama sen dindar olanı elde etmeye bak” (Buhari, Müslim). Başka bir hadiste de şöyle buyurulmaktadır: “Din ve ahlâkından dolayı kendisinden memnun olduğunuz bir kimse gelip kızınıza talip olursa, onu evlendiriniz yoksa büyük bir fitne ve fesada vesile olur.” (Tirmizi) Hz. Ömer (ra.) da "Evladın babasına olan hakkı nedir" diye sorulan suali şöyle cevapladı: “Evladın babasına hakkı şudur: Kendisine iyi bir anne seçmesi, güzel bir isim vermesi ve Kur'an"ı Kerim öğretmesidir.” İslâmın tavsiye ettiği yönde iki eş bir araya gelip evlenirlerse kendilerine önemli bir görev düşüyor; müşterek evlilik hayatının semeresi olan evladın hem fiziki hem de ruhi yönden gelişmesi için gereken zeminin hazırlamak ve onu gelecekte gereği gibi Allah'a kulluk edip topluma iyi hizmet vermesi için İslâmi ve müsbet bilgilerle donatmak yönünde çaba göstermektir. Yani çocuğun yetişmesi için hem anne hem de baba sorumludur. Anneye düşen vazife çocuğa fıtri gıdası olan sütünü vermesi, şefkat ve merhametin tezahürü olan hadanatı (bakımı) ihmal etmemesidir. Kuranı Kerim, bu hususta şöyle buyurmaktadır; "Anneler tam iki yıl çocuklarına süt verecekler." (Bakara 233) Tıbben de sabit olduğuna göre çocuk için en uygun gıda Anne sütüdür. Bu fıtri gıdayı ihmal edip suni gıdalara yönelmek, çocuğun sağlığı için iyi bir yol değildir. Yani Allah'ın tavsiyesi, annenin bizzat çocuğuna bakıp kendi fitri gıdasını çocuğuna vermesi şefkat ve merhamet duygularıyla onu duyurmasıdır. Yalnız fıkıh kitaplarının kaydettiklerine göre çocuğa süt verip bakmak anne için zorunlu bir emir değil bir tavsiyedir. Çocuğa bakacak başka bir kimse var ise anne, çocuğa süt verip bakmak istemediği takdirde, baba, çocuğu için bir süt anne bulmak zorundadır, masraf da kendisine aittir. Ama süt verip bakacak kimse bulunmazsa (bu zamanda olduğu gibi) anne çocuğuna süt verip bakmak zorundadır ve bu hususta ihtilaf da yoktur. Anne çocuğa süt verip bakmak zorunda değildir, şeklindeki fukahanın açıklaması, İslâmm kadına verdiği hürriyetin en bariz bir ifadesidir. Hatta bu meyanda daha dikkat çekici bir husus vardır, hanımın, beyinin annesine, babasına bakmaya mecbur olmadığı gibi beyinin elbisesini yıkamaya ve yemeğini pişirmeye dahi mecbur değildir. Ancak müslüman kadınlar, İslâmdan aldıkları terbiye sayesinde dışarda çalışan eşine yardımım esirgemeyip evin ve beyinin bütün ihtiyacını karşılar ve yükünü hafifletmeye çalışır. Bu da amel defterinde bir iyilik, bir ihsan yazılır. Anne çocuğunu sütten kestikten ve temyiz çağına geldikten sonra artık anne ilk öğretim vazifesini yapar ve çocuğuna bir yönden İslâm terbiyesini verir, bir yönden de yaşına uygun bilgi ve kültür telkin eder. Yani anne çocuğun ilk öğretmeni ve hayata hazırlayanıdır.
 
SORU: Bazı kimseler, "İslâm Dini" Hıristiyanlık gibi sadece âhiret dinidir. Dünya işleriyle ilgilenmez. Çünkü Peygamber (sa.) Müslim'in rivayet ettiği bir hadîste şöyle buyurur: "Siz dünya işini benden daha iyi bilirsiniz." Peygamber (sa.) dünya işini ve idare usûlünü bilseydi böyle demezdi diyorlar. İslâm sadece âhiret dini midir?
CEVAP: İslâm Dini âhirete baktığı gibi dünyaya da bakan bir dindir. Bunu daha iyi anlayabilmek için şu ön bilgilere ihtiyaç vardır. Kur'ân-ı Kerîm'de ve Sünnet-i Seniyyede yer almış olan hükümler üçe ayrılır:
1-İtikât ile ilgili hükümler: Yani Allah, Melekler, Kitaplar, Peygamberler, Âhiret Günü. Kaza ve Kader gibi inanılması gereken şeylere imân etmek.
2-Ahlâk ile ilgili hükümler: Yani ihlâs, doğruluk, emîn olmak, verilen söze bağlı kalmak, yumuşak olmak, cömertlik göstermek vb. herkeste bulunması gereken güzel ahlakla süslenmekle ilgili hükümler. Yine riyakârlık, yalan söylemek, hiyanet etmek, ahde bağlı kalmamak, katı davranmak, cimri olmak vs... gibi herkesin kaçınması gereken çirkin huylarla ilgili ahlâkî hükümler.
3-Ameli hükümler: Bu da iki kısımdır: a) Namaz, oruç, zekât, hac ve nezir gibi insanı Allah'a bağlayan ibâdet bağlan ile ilgili hükümler. b)Alışveriş, ribâ, rehin, icâre, gasp. vekâlet, sulh, vakıf, kefalet, borç vermek, ortaklık kurmak, nikâh, talak vb., insanların birbirleriyle olan muamelat hükümleri. Fıkıh ıstılahında Muamelat hükümleridediğimiz bu hükümler, amelî hükümlerin ibâdetlerle ilgili hükümlerinin dışında kalan bölümüdür.
Zamanımızda muamelat hükümlerini şu bölümlere ayırmışlardır:
1) Ahvâl-i Şahsiye: Aileyi, zevç ve zevce ilişkilerini, diğer akrabalarla olan ilişkileri konu alır. Hakkında varit olan Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinin sayısı 70'dir.
2) Hukuk: Yani alış-veriş, icâre, rehn, kefalet, ortaklık, borç vermek vb., mali işleri tanzim eden hükümler. Haklarında varit olan âyet sayışı 70'i bulmaktadır.
3) Ceza ile ilgili hükümler: Yani mükellefin işlediği suçlar ile müstehak olduğu cezayı beyân eden hükümlerdir. Haklarında varit olan âyet sayısı 30'dur. 4) Muhâkemât hükümleri: Yani hüküm verme, şahitlik yapma ve yemin etme konularını içine alan hükümlerdir. Haklarında varit olan âyet sayısı 13'dür.
5) Fert ve devlet ilişkileri ile ilgili hükümler: İktidar ile vatandaş arasındaki bağı belirtip, fert ve toplumun haklarını genel kaidelere bağlayan hükümlerdir. Bu konuda Kur'ân-ı Kerîm'de varit olan âyet sayısı 10'dur.
6) Devlet Hukuku: Yani İslâm Devleti ile müslüman olmayan devletler arasındaki ilişkileri beyân eden hükümlerdir. İlgili âyet sayısı 25'dir.
7)Ekonomi hükümleri: İlgili âyet sayısı 10'dur.
Bu saydıklarımızın yanında her konuyla ilgili Peygamber Efendimiz (sa.)'in birçok hadîsleri vardır. Herbirini ayrı ayrı zikredecek olursak söz çok uzayacaktır. Bu durumda, İslâm Dini sadece âhiret ve ibâdet dinidir dersek, Kur'ân-ı Kerîm'in ve hadîs-i şeriflerin dünya hükümleri ile ilgili âyetlerini ne yapacağız. Onları inkâr etmek mümkün olmadığı gibi te'vîl etmek de mümkün değildir. Bundan dolayı diyoruz ki, İslâm dini âhiret ve ibâdet dini olduğu gibi, aynı zamanda dünya ve hukuk dinidir. Bunu inkâr etmek, âyet ve hadîsleri inkâr etmek demektir. Peygamber (sa.)'in "Siz dünya işini daha iyi bilirsiniz" hadîs-i şerifine gelince;
1-Kavlî Sünnet: Peygamber (sa.)'in söylediği şeyler.
2-Fiilî Sünnet: Namaz, Hac vb. yaptığı fiiller.
3-Takriri Sünnet: Ashabın söylediği veya yaptığı şeylere Peygamber (sa.)'in ses çıkarmaması, onları kabul edip muvafakat göstermesidir. Bu üç sünnet de ayrıca üç gruba ayrılır:
A) Mütevâtir Sünnet: Yalan söyleyip söz uydurmak üzere anlaşma yapmaları mümkün olmayan bir cemaat tarafından Peygamber (sa.)'den rivayet edilen hadîslerdir. Sonra yine bu vasıfa hâiz olan bir topluluk da sözü edilen bu cemaatten onu rivayet eder. Namaz, oruç ve Hac gibi ibâdetleri eda etmek hakkında Peygamber (sa.)'den rivayet edilen sünnetler bu kabildendir. Kavlî sünnetlerin mütevâtiri yok denecek kadar azdır veya yoktur. Yani mütevâtirdir denilen kavli sünnetlerde ittifak vaki olmamıştır.
B) Meşhur Sünnet: Bu bir iki sahabe veya tevatür derecesine varmamış bir cemâatin Peygamber (sa.)'den rivayet ettikleri sünnettir. Sonra bunlardan tevatür derecesine varmış bir topluluk o hadîsi rivayet eder. Ve bu tevatür silsilesi devam eder. Mütevâtir Sünnetle aralarındaki fark; Mütevâtir Sünnette her tabakanın râvileri tevatür derecesine varmıştır. Meşhur sünnette ise ilk tabaka mütevâtir olmazsa da, diğer tabakalar bize gelinceye kadar mütevâtirdir.
C) Ahad Sünnet: Bu grup sünnetde birinci tabakadaki râviler tevatür derecesine ulaşmadıkları gibi onu takip eden diğer tabakalar daki râviler de mütevâtir değildir. Kütüb-ü Sitte'deki hadîslerin çoğu bu kabildendir. Mütevâtir Sünnetin vürûdıı katidir. Onu inkâr etmek küfür-dür. Meşhur ve Ahad Sünnetleri ise, vürûdları kat'i olmadığından senetsiz olarak inkâr etmek küfür olmazsa da fışkı gerektirir. Mütevâtir hüviyetine ulaşmayan hadîslerin râvilerinin yalan söylemeleri mümkündür. Ancak bu râvilerin adalet ve güvenilirlikleri cerh ve tadil ehlince sabit olduğundan rivayetleri zannî galip ile sabittir. Amel için zannî galip de kâfi gelir. Yalnız burada şuna da dikkat etmek gerekir. Eğer bir meşhur veya ahad hadîs, Kur'ân-ı Kerim'in bir rivayetine tetâbuk ediyorsa, bu hadîsin hükmünü inkâr etmek küfürdür. Sünnet konusunda bilmemiz gereken bir diğer husus da şudur: Peygamber (sa.)'den sâdır olan bazı söz ve fiiller emir mâhiyetinde değildir. Onları mutlak yapmak gerekmez. Bunlar da üç kısımdır:
1-İnsan olarak kendisinden sâdır olan tabiî şeyler. Ayağa kalkmak, oturmak, yatmak, uyumak, yemek ve su içmek gibi. Bunlar normal ihtiyaçlar olup yasama veya emir değillerdir.
2-Zirâat, ticâret, savaş ve tedavi gibi işlerde denemeye veya zanna istinaden söylediği sözler veya yaptığı işlerdir. Bu neviden hadîsler de emir veya yasama değildir. Denemeye veya şahsına ait bir şeydir. Bedir savaşında Peygamber (sa.)'in orduyu uygun gördüğü bir yere yerleştirmek istediğinde bir sahâbinin kalkarak: 'Ya Resûlüllah! Allah mı burada yerleşmemizi emretti, yoksa bu savaşın gereği ve sizin görüşünüz müdür?" deyince Peygamber (sa.)'in: "Bu benim görüşüm ve savaşın gereğidir" demesi ve aynı sahabenin kalkarak "Öyle ise burası uygun değildir, şurası daha uygundur" diyerek fikrini beyân etmesi hâdisesinde olduğu gibi. Yine Peygamber (sa.)in Medine'ye hicret ettiklerinde ashabın hurma ağaçlarını aşılamalarını görmesi üzerine aşılanmazsa da olacağını söylemesi bunun üzerine ashabın aşılamayı terk etmeleri neticesinde o senenin hurma mahsulünün bozuk çıkması. Peygamber (sa.)'in de "Siz dünya işlerini benden daha iyi bilirsiniz" buyurmaları bu neviden olan hadîslere birer örnektir.
3-Peygamber (sa.)'e has olan şeyler. Meselâ; Cenâb-ı Hak dört kadından fazla evlenmeyi yasaklamış ve dörtten fazla evli olanlara, fazla kadınlarından boşanmalarını emretmiştir. Peygamberimiz (sa.)'in dokuz zevcesini de muhafaza etmesi kendisine has bir durumdu. Yukarıdan beri yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, ilahî emirlere değil de Peygamber (sa.)'in şahsî görüşlerine veya elde edilen tecrübelere dayanan sözleri veya fiilleri ittiba edilmesi gereken şeyler değillerdir. Söz konusu olan; "Siz dünya işini daha iyi bilirsiniz" hadîsi bu kabildendir. Sözün özü; İslâm Dini îtikât, ibâdet ve âhiret dini olduğu kadar dünya dinidir de. Ve her konu ile ilgili nice Kur'ân-i Kerîm âyetleri ve vahye dayanan Peygamber'in hadîsleri vardır. Yalnız ibâdet ve ahvâl-ı şahsiyye ile ilgili hükümler müstesna hukuk, ceza ve Devletler Hukuku gibi sahalarda İslâm'ın genel hükümleri zikredilmekle yetinilmiştir. Açıklanması zamana ve ihtisas sahiplerine bırakılmıştır. Demek Peygamber (sa.)'in iki yönü vardı. Birincisi nübüvvet yönüdür. Bu açıdan ne söyler ve yaparsa doğrudur. Söyledikleri vahye dayalıdır. Onda şüphe yoktur. "Allah günde beş vakit namazı farz kılmıştır" ve her namazın kaç rekât olduğunu beyân eden fiilleri bu kabildendir. İkincisi Beşerî yönüdür. Bu yön resmi değildir. Peygamber (sa.)'in bu açıdan işlediği fiil ve sözleri üzerinde durulabilir. Bedir savaşında önce uygun olmayan bir yerde karargâh kurup yerleşmesi, Bedir esirlerinden fidye alması gibi. Medine halkına hurma ağacının aşılanmaması için tavsiyede bulunması ve bir hâdise üzerine balı veya Mariye'yi kendine haram kılması bu kabildendir. Malum olduğu üzere Bedir savaşında Hübap b. Münzer'in müdahalesi üzerine Peygamber (sa.) karargâhın yerini değiştirerek Arapların harbin usulünü daha iyi bileceklerini söyledi. Yine Bedir savaşının esirlerinden fidye alması üzerine "Hiç bir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz" Âyet-i kerîmesi nazil oldu. Bunun üzerine Peygamber (sa.) ağlamaya başladı. Müslim'in rivayetine göre de hurma aşılamasıyla ilgili olarak şu sözü söylemiştir: "Ben çiftçi değilim" başka bir rivayette de: "Siz dünya işini daha iyi bilirsiniz" denilmektedir. Bal veya Mariye'yi kendine haram kılmasıyla ilgili olarak şu âyet nazil oldu: "Ey Nebi, neden Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi haram kılıyorsun". Bu tip misalleri çoğaltmak mümkündür.
 
SORU: Fıkıh ve usûl kitaplarında geçen meşhur bir kaide vardır. "Zamanın değişmesiyle hükümler de değişir". Bu sözden ne anlaşılır? Zamanın değişmesiyle İslâm'ın hükmünün değişmesi söz konusu mudur?
CEVAP: İslâm'ın ana kaynakları dörttür. Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas'dır. Kitap'dan maksat Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kur'ân-ı Kerîm'de herhangi bir meselenin hükmü belirtilmişse, o hükümle amel sünnet ise, Resûlüllah'm söz, fiil ve takriridir. Takririn mânâsı huzurunda yapılmış veya söylenmiş herhangi bir şeye Resûlüllah (sa.)'in müdâhalede bulunmamasıdır. İcmâ ise herhangi bir asırda müctehid ve fâkihlerin herhangi bir husus üzerine ittifakları kastedilmektedir. Kıyasa gelince, hakkında âyet, hadîs ve icmâ gibi hükümlerin olmadığı herhangi bir meseleyi belirtilmiş bir meseleyle aralarındaki illet dolayısıyla benzeterek hüküm vermektir. İslâmî hükümlere kaynak olan hususlar ve esaslar işte yukarıda belirttiğimiz bu şeylerdir. Ancak İslâm dini bunlara ilaveten örf ve âdetlere de yer vermektedir. Yani Kur'ân ve Sünnet'de hükmü belirtilmemiş herhangi bir meselenin hükme bağlanmamasında Kur'ân ve Sünnet'e muhalif olmayan örf ve âdetlere müracâat edilir. Dolayısıyla örf ve âdetle hükme bağlanan herhangi bir husus zaman geçip de örf ve âdet değişirse o hüküm de değişir. Meselâ bir zamanlar avret olmamasına rağmen örfe binaen baş açık gezmek çok çirkin ve kerih sayılmakta, hatta Şafiî mezhebine göre fişka sebeb olarak gösterilmekteydi. Ancak bugün değişen örfe göre baş açık gezmekte herhangi bir sakınca yoktur ve fişka sebeb teşkil etmez. Yine tulus ve kağıt paralar zekâta tâbi tutulmaz iken bugün bunlar da aynen altın ve gümüşde olduğu gibi zekâta tâbi tutulmaktadır. Zamanın değişmesiyle hükümler değişir, sözünün mânâsı yukarıda belirttiğimiz mânâlara hamledilebilir, yoksa maazallah, zamanın değişmesiyle Kur'ân ve Sünnet'in hükmü değişiyor, demek mümkün değildir.
 
SORU: Şeriatın mâhiyeti hakkında ileri geri konuşuyorlar, ilmî bir şekilde tarif edip mânâsını açıklar mısınız?
CEVAP: Şeriatın lügat mânâsı izhâr etme ve açıklamadır. 'Şe-rea' kelimesinden alınmadır. Istılahta ise; Cenabı Allah tarafından va'z edilip indirilen ilâhî kanunlardır. Bu da Kurân-ı Kerîm ve vahye dayanan Peygamber (sa.)'in Sünnet-i Seniyyesidir. Rağib el-İsfahâni Müfredat adlı eserinde bu kelimeyi şöyle tarif ediyor: Şeriat, yol anlamındadır. Bilâhere ilâhî yol için istiare edilmiştir. Ömer Nasuhi Bilmen, İstilahat-ı Fıkhiye Kamusunda ise şöyle demektedir: “Şeriat, lisan-ı dinde Cenâb-ı Hakkın kulları için va'z etmiş olduğu dini, dünyevî ahkâmın heyeti mecmuasıdır.” Bu itibarla din ile şeriat müteradiftirler. Müctehid ve fakihlerin ictihadleriyle ortaya attıkları mesele ve getirdikleri açıklamalar şerîate girmez. Bu onların görüşüdür, doğru olabildiği gibi yanlış da olabilir. Peygamber (sa.) "Müctehid içtihadında isabet ederse iki, yanılırsa bir ecri vardır" buyurmuştur. Yalnız halk arasında meşhur olan şey şeriat, fıkıh kitaplarının muhtevasından ibarettir, bunun için Hanbeli âlimlerinin bir kısmı şeriatı üç kısma ayırmışlardır:
1-Münezzel: Allah tarafından nazil olandır ki, Kur'ân ve vahye dayanan Peygamber'in sünnetidir.
2-Müevvel: Bu da fakih ve müctehidlerin ictihad ve görüşleridir. Bu itibarla müslüman olmayanları zorla İslâm'a getirmek için çalışmak fayda vermeyeceği gibi nifakın ve ikiyüzlülüğün çoğalmasına sebeb olacağından fayda yerine zarar verecektir. Ensar'dan, Huseyn'in hıristiyan iki oğlu vardı. Bir türlü müslüman olmadılar. Bunun üzerine Huseyn nasıl benim bir parçam cehennemde yansın deyip onları zorla müslümanlaştırmak istedi, bu vesile ile "dinde zorlama yoktur" mealindeki âyet-i celîle nazil oldu. Tarih boyunca müslümanlar, zinımîlerin (İslâm hakimiyeti altında yaşayan gayr-i müslimler) namus, can ve mallarını muhafaza etmişler ve onlara dokunmamışlardır. Onları inanç ve ibâdetlerinde serbest bırakmışlardır. Tabiî ki kanun dışı münferit olaylar müstesnadır. Yalnız İslâm dinini kabul eden kimse dinin icâbını yerine getirmeğe mecburdur ve bunun için dinen zor kullanılır. Meselâ namaz kılmayan kimsenin Şâfı'î mezhebine göre tevbe etmezse cezası idamdır. Hanefi mezhebine göre hapistir. Oruç tutmayan kimse her iki mezhebe göre hapsedilir. İçki içen kimseye ceza olarak seksen değnek vurulur. Görüldüğü gibi İslâm'a göre İslâmiyet dairesine girmeden evvel zora başvurulmaz. Fakat İslâmiyeti kabul ettikten sonra İslâm'ın icâbını yerine getirmek için zor kullanılır.
 
SORU: İslâm'a göre şu işi yaratacağız veya biz bu işi yarattık demek câizmidir?
CEVAP: Halketmek ve yaratmak gibi kelimeleri kula isnad etmenin caiz olup olmadığı hususunda ihtilâf vardır. Ehli sünnet ve'l-Cemaat'a göre kula "halik ve yaratıcı" kelimelerini isnad etmek caiz değildir. Çünkü her şeyin haliki Allah Teâlâ'dır. Halk da Cenabı Allah'ın sıfatıdır. Başkasına isnad etmek caiz değildir. Fakat Mütezile'ye göre Allah Teâlâ halik ise kul da haliktir. "O, kendi fiilini halk ve icad eder. Bunun için halk ve yaratma fiili kula isnad edilebilir" diyorlar. Binaenaleyh Ehli Sünnet ve'l-Cemaat'e mensup olan kimse, halk ve yaratma kelimelerini kula isnad etmekden sakınmalıdır. Çünkü Cenabı Allah şöyle buyuruyor: "Allah, sizi ve yaptıklarınızı yaratmıştır" (es-Saffat, 96).
 
SORU: Câhiliye dönemine ait her hangi bir bayramı bayram edinmek caiz midir?
CEVAP: Câhiliye döneminde veya şimdiki zamanda müslüman olmayan kimselerin bayram olarak edindikleri bir günü bayram edinmek veya o günde gayr-i müslimlere uyarak şenlik yapmak caiz değildir, küfürdür. Meselâ, Avrupa'da yaşayan bir müslümanın Hıristiyan veya Yahudilerin bayram veya merasimlerine katılması ve o günlerde yapılan yemekleri yapması küfürdür. Ebû Hafsel-Kebir diyor ki: "Bir kimse bir yumurtayı nevruz gününe saygı duyarak bir gayr-i müslime hediye ederse kâfir olur." El-Kadî Huseyn de şöyle diyor: "O güne hürmet etmek için, çocuk ve aile efradına bol bol harcayan veya başkasına bir şey ikram eden kimse kâfir olur. Çünkü kendini onlara benzetmiş olur". Enes'ten rivayet edilmiştir ki Peygamber (sa.) Medine'ye geldiğinde, Medinelilerin oynayıp şenlik yaptıkları iki günleri vardı. Bu sebeple buyurdu ki, "Bunlar nedir? Onlar da dediler ki "Câhiliyette oynayıp şenlik yaptığımız günlerdir" bunun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdular: "Allah Teâlâ, bunların yerine sizlere daha iyisini verdi; Kurban Bayramı ve Ramazan Bayramıdır." Esefle kaydedelim ki, bugün İslâm âleminde nice kimse bilerek veya bilmeyerek müslüman olmayan kimselere ayak uydurarak bayramlarında yaptıklarını yapıyor ve dini merasimlerine katılarak adetlerine uyuyorlar.
 
SORU: Geçimimizi sağlamak için Avrupa'da bulunuyoruz. Komşu ve çevremiz Hıristiyan'dır. Bayram günlerinde ve "Noel Baba" gecesi için Hıristiyanlar şenlik tertip eder, çocuklarına elbise alır, özel yemekler yaparlar. Biz de onlar gibi yapsak caiz midir?
CEVAP: İslâm dini müstakil bir dindir. Hiç bir hususta başkasına tâbi ve onlara uşak olmamızı istemez. Peygamber (sa.) Medine-i Münevvere'ye teşrif ettiğinde Medine halkının iki mukaddes günü vardı. İlkbaharda Nevruz günü ile sonbaharda Mihrican günü. Bu zamanda gece ile gündüz müsavi olurlar. Peygamber (sa.) Medine halkına: "Bunlar nelerdir?" diye sordu. "Câhiliyette bu günlerde oynar, şenlik ederdik" dediler. Bunun üzerine Peygamber (sa.) buyurdu ki: "Allah bunların yerine size daha iyi günler verdi. O günler Kurban Bayramı ve Ramazan Bayramı'dır." Ebû Ali el-Farisi diyor ki; "Bundan anlaşılıyor ki Nevruz ile Mihrican gibi, müslüman olmayan kimselerin kutsal günlerine tazim etmek caiz değildir." İmam-ı Rabbani Ahmed el-Farukî de şöyle diyor: "Hinduların kutsal' saydıkları ve kırmızı pilav pişirip hediye verdikleri günlere tazim etmek, Yahudilerce kutsal sayılan günlerde adet olan hediyelerle hediyeleşmek küfrü gerektiren şeylerdendir". Binaenaleyh, Noel Baba gününde ve Hıristiyanların diğer bayram günlerinde onlara ayak uydurmak gayesiyle, onların yaptıklarını yapmak, o günlerde bayram niyetiyle çocuklara elbise almak ve pişirdikleri yemekleri pişirmek caiz değildir. Bu hareketler küfrü gerektirir. Ondan sakınmak îcâb eder.
 
SORU: Hz. İsa (as)'ın Yahudiler tarafından çarmıha gerilip öldürüldüğünü söyleyen olduğu gibi hâlâ yaşayıp göklerde olduğunu söyleyenler de vardır, bu sözlerin gerçekle ilgisi nedir?
CEVAP: Hz. İsa (as) Cenabı Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerden biridir. Kur'ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şeriflerde adı çokça zikredilmiş ve ondan söz edilmiştir. Yüce Allah Adem (as)'ı anasız ve babasız yarattığı gibi Hz. İsa'yı da babasız olarak yaratmış sonra da haddi aşan İsrailoğullarına doğru yolu göstermesi için Peygamber olarak göndermiştir. Ancak İsrâiloğulları her seferinde olduğu gibi bu davete de icabet etmemiş ve Hz. İsa'yı yalanlayarak çağrısına karşı gelmişlerdir. Bununla da yetinmeyerek onu öldürmeye, böylece davetini ortadan kaldırmaya azmettiler, ancak Yüce Allah onu düşmanlarının şerrinden korudu ve benzerini öldürdüler. Kur'ân-ı Kerîm tevil götürmez bu gerçeği şu apaçık ifâdeyle ortaya koyarak şöyle demektedir: "Oysa onu öldürmediler ve asmadılar; fakat (öldürdükleri) kendilerine, (İsa'ya) benzer gösterildi." Hz. İsa Yahudiler tarafından öldürüldü demek kesinlikle küfürdür. Bu müslümanların değil Hıristiyanların görüşüdür. Hıristiyanların Hz. İsa (as) ile ilgili görüşleri şöyledir: Hz. İsa (as) "Beytel-lehim" adındaki yerde dünyaya gelmiş ve otuz yaşına gelinceye kadar Nasıra şehrinde ikametini sürdürmüştür. Daha sonra Allah melekûtunu müjdeledi, böylece bir çok mucize gösterdi. Ancak Hz. İsa Romalı vali Platus zamanında çarmıha gerildi ve üçüncü günde tekrar dirildi. Hz. İsa hâlâ hayattadır ve gökte yaşıyor sözüne gelince bu hususta şöyle denmektedir. Hz. İsa hâlâ yaşıyor ve Yahudiler onu öldürmek istediklerinde Allah onu göklere aldı ve o zamandan beridir meleklerin yaşayışına benzer bir hayat sürmektedir. Ahir zamanda da tekrar dünyaya dönecek ve İslâm'a göre ikinci dünya hayatı yaşayacaktır.
Bu tür şeyleri insan garip karşılasa bile Allah'ın kudretine isnadı halinde bunlar da zail olur. Melekleri binlerce yıl yaşatan, güneş, ay, yıldız ve daha bir sürü gezegeni yaratıldıklarından bugüne kadar gezdirip dolaştıran Yüce Allah onu da böyle uzun bir süre yaşatabilir. Onu göklerde yaşatır, sonra da yere dünyaya iade edebilir, bu onun kudretinin sonsuzluğu açısından çok kolay bir iştir. Hz. İsa'nın (as) hayatta olduğunu ifâde eden hadîslerden bir kaçını aşağıya aktaralım: Ebû Hureyre'den rivayet edilmiştir: Peygamber (sa.) şöyle buyuruyor: "Nefsim yedi kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, Meryem oğlunun hakem ve adil olarak aranıza inmesi yakındır. Haç'ı kıracak, domuzu öldürecek ve cizyeyi kaldıracak. O zaman mal çoğalacağından kimse onu alıp kabul etmez ve bir tek secde dünya ile içindekilerden daha iyidir" (Buhâri-Müslim). Yine Ebû Hureyre'den rivayet edilmiştir. Peygamber (sa.) şöyle buyuruyor: "Meryemoğlu aranıza iner ve imamınız da sizden olursa durumunuz nasıl olacaktır?"(Buhâri-Müslim).
Bazı âlimlere göre de Hz. İsa (as) öldürülmemiştir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm açıkça öldürülmediğini beyân etmektedir, ancak vefat etmiştir. Kur'ân-ı Kerîm şöyle buyuruyor: "Allah demişti ki: "Ey İsa, ben senin ruhunu kabz edip yanıma alacağım, seni inkâr edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları ta kıyamet gününe kadar inkâr edenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz bana olacaktır. Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim". Bu konuda daha geniş bilgi almak isteyenler ünlü bilgin ve büyük müfessir Fahreddin er-Razî'nin "Tefsir el-Kebîr"ine bakabilirler.
 
SORU: Mehdî diye bir kimse var mıdır? Varsa gelmiş midir, yoksa gelecek midir? Mehdî'yi inkâr eden kimse kâfir olur mu?
CEVAP: Mehdî meselesi, Deccal meselesi gibi halkın dilinde çok dolaşan ve münakaşa götüren bir meseledir. Kimi Mehdî gelmiştir, kimi gelmemiştir, fakat gelecektir, kimi de Mehdî diye bir şey yoktur, kimiyse Mehdi'yi inkâr eden kâfirdir demektedir. Bunun için meseleyi ele alıp, Peygamber (sa.)'in hadîslerine ve Ehli sünnet ve'l-Cemaat'ın cumhurunun görüşlerine dayanarak gerçeği açıklamaya gayret edelim istedim. Şöyle ki: Tarih boyunca müslümanlar arasında Mehdî inancı pek yaygın bir şekilde süregelmiştir. Bu inanca göre ahir zamanda ehli beytten bir zat ortaya çıkacak, müslümanlar kendisine biat edip, etrafında toplanacak ve bütün İslâm memleketlerini birleştirip hakimiyetini sağlayacaktır. Bu inanç gerçekten doğrudur. Çünkü; her ne kadar Buharı ile Müslim Mehdî hakındaki hadîslere yer vermemiş iseler de, Ebû Davud, Tirmizî, İbn-i Mace, el-Bezzar, Hakîm ve Taberanî gibi büyük muhaddisler onları tesbit etmişlerdir. Bu hadîslerin bir kısmı zayıf ise de, bir kısmı sahih ve diğer bir kısmı da basendir.
Şevkanî gibi bazı âlimlerin dediklerine göre Mehdi hakkında varit olan hadîsler mütevâtirdir. Yani Mehdî hakkındaki Peygamber (sa.)'in sözü kesindir ve sabittir. İbn-i Haldun gibi bazı kimseler Mehdî hakkında varit olan hadîslerin tümünü zayıf olarak görmüşlerse de bu doğru değildir. Mehdî hakkında varit olan hadîslerin bir kısmı şunlardır:
1) Peygamber (sa.) şöyle buyuruyor: "Dünyada yalnızca bir gün kalsa bile, yeryüzünü zulmün kapladığı gibi adaletle dolduracak, ismi benim ismime, babasının ismi benim babamın ismine uyan benden veya ehli beytimden birisini göndermek için Allah (c. c.) o günü uzatacaktır" (Ebû Davud).
2) Ali (ra.) Peygamber (sa.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Zamandan sadece bir gün kalsa bile Allah (c.c.) mutlaka ehli beytimden bir adamı gönderecek ve o zulmün yeryüzünü kapladığı gibi adaletle dolduracaktır" (Ebû Davud).
3) Ümmü Seleme, Peygamber (sa.)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Mehdî ehli beytimden Fatıma'nın evladındandır" (Ebû Davud).
4) Ebû Saîdi'l Hudrî'den: "Mehdî bendendir. Açık alınlı,kalkık burunludur. Yeryüzünü zulmün kapladığı gibi adaletle dolduracaktır. O yedi sene hükmedecektir."
5) Ebû İshak, Ali (kv)'nin oğlu Hasan'a bakarak şöyle dediğini rivayet ediyor: "Oğlum Peygamber (sa.)'in dediği gibi bir büyüktür. Onun sulbünden Peygamberin ismiyle isimlendirilen, ahlak bakımından O'na benzeyen fakat her yönden yaratılışta benzemeyen bir adam çıkacaktır."
6) Abdullah (ra.) Peygamber (sa.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ehli beytimden ismi benim ismime benzer bir adam Araplara hakim olmadıkça dünya gitmez(Kıyamet kopmaz)" (Tirmizî).
7) Ebû Said el-Hudrî’den rivayet edilmiştir:"Peygamber (sa.)'in vefatından sonra büyük bir olayın olacağından endişe ettik. Bu sebeple Peygamber (sa.)'e durumu sorduk. Cevaben buyurdu ki: -"Benim ümmetimde Mehdî vardır. Çıkıp beş, yedi veya dokuz yaşayacaktır." Ravî: "Bu nedir?" (Yani beş, yedi veya dokuz nedir? Gün mü, ay mı, sene mi?) diye sordu. Peygamberimiz (sa.):  "Senedir", dedikten sonra, "Adamın biri gelip ey Mehdî bana ver, bana ver diyecek o da kaldırabileceği kadar eteğini dolduracaktır" (Tirmizî).
8) Ali (kv), Resûlüllah (sa.)"in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Mehdî ehli beyttendir, Allah onu bir gecede ıslah eder"(İbn'i Mace).
9) Said b. Müseyyeb diyor ki: Biz Ümmü Seleme'nin yanında Mehdî konusunu ele aldık, bunun üzerine Ümmü Seleme:  "Peygamber (sa.)'in Mehdi Fatıma'nın evladındandır”, dediğini işittim dedi. (İbn-i Mace)
10) Enes b. Malik'ten: Peygamber (sa.)'in şöyle dediğini işittim: "Biz Abdülmuttalip oğulları ehli cennetin büyükleriyiz. Ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi." (İbn'i Mace)
11) Sevban, Peygamber (sa.)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Siyah sancakların Horasan tarafından geldiğini görürseniz ona katılınız. Çünkü içinde Allah'ın halifesi Mehdî vardır" (Ahmed ve Beyhaki).
Mehdî hakkında varit olan hadîslerin bir kısmını numune olarak zikrettik. Umum müslümanların inancı, fakihlerin görüşü ve ahad da olsalar bu kadar hadîs Mehdî'nin sübutu için kafidir. Ancak -yukardan da anlaşıldığı gibi- Mehdî hakkında varit olan hadîslerin bazıları zahiren birbiriyle çatışmaktadır. Çoğu Mehdî'nin Fatıma'nın zürriyetinden olacağını belirtiyor. Bazısı Mekke ve Medine'den söz ederken, bazılarıysa Horasan'dan bahsediyor. Bunun için Mehdî ile ilgili hadîsleri okuyan tereddüde düşüyor. Deccal hakkında varit olan hadîsler arasındaki zahiri çelişki, Deccal'ın bir değil bir kaç kişi olduğu biçiminde yorumlanarak hadîslerin yol açtığı tereddütler ifade edilmiştir. Mehdî hakkındaki hadîsler arasındaki çelişkinin de. Mehdî'nin bir değil, bir kaç kişi olduğu biçiminde yorumlanarak ortadan kaldırılmasına bir mani yoktur. Yani Mehdî bir değil, bir kaç kişidir. Bütün hadîslerin bir tek Mehdî'ye hamledilmemesi gerekir. Hülasa: İbn-i Hacer gibi zevatın ifâde ettiklerine göre bir çok Mehdî vardır. Her zamanda bir iki Mehdî bulunabilir. Yalnız ahir zamanda gelecek olan büyük Mehdî birdir. Henüz gelmemiştir. Ne zaman geleceğini Allah (cc)'dan başka kimse bilemez. Hatta Ahmed b. Zeyn-i Dehlan bu hususta Mehdî'nin bile kendisinin Mehdî olduğunu bilemeyeceğinden bahisle şöyle diyor:
"Mehdî'nin gelişini belli bir seneyle sınırlamak doğru değildir. Çünkü bu gaybî bir husustur, gaybı da Allah'dan başka kimse bilemez. Ne zaman geleceği hususunda Şari'den bir nas varit olmamıştır. Geçmiş âlimlerden birçoğunun tahminlere istinaden Mehdî'nin çıkışı için vakit tayin etmeleri hatadan beri değildir. Bu görüşler Peygamber (sa.)'in Mehdî hakkındaki onun bir gecede çıkıp âlemi ıslah edeceği hadîsine dayanır. Mehdî'nin bizzat kendisi bile Allah (cc) beyân etmedikçe beklenen Mehdî'nin kendisi olduğunu bilemez". Binaenaleyh şu veya bu adam Mehdî'dir veya Mehdî şu tarihte zuhur edecektir dememek gerekir. Böyle demenin bize hiç bir faydası yoktur. Yalnız Ömer b. Abdülaziz veya şu veyahut da bu zat -büyük Mehdî'yi kastetmemek şartıyla- Mehdî'dir demekte de bir sakınca yoktur. Hadîslerin beyân ettikleri gibi, "Muhammed b. Abdullah" ismini alan bir zatın ahir zamanda çıkıp beşeriyeti ıslah etmesi, yeryüzünü adaletle doldurması ve bütün İslâm âlemini birleştirip Allah'ın hakimiyetini yayması mümkün olduğuna göre onu uzak görmek ve Peygamber (sa.)'in hadîslerini - Ahad da olsalar - red etmek anlamsızdır. Ahad hadîslerin Peygamber (sa.)'in sözü olup olmadığı şüphelidir. Bir veya birkaç kişi tarafından Peygamber (sa.)'den nakledilmiştir. Yüzde yüz Peygamber (sa.)'in sözüdür denilemez. Ama bu şuna benzer: Nasıl ki Kur'ân âyetleri Allah (cc)'ın sözü olduğu gibi Buhârî ve Müslim'in ittifak ettikleri hadîsler de o derecede kesin olarak Peygamber'in sözüdür denilemezse, hadîs-i ahad ile sabit olan bir hüküm de mütevâtir veya meşhur hadîslerle aynı seviyededir, yüzde yüz Peygamber (sa.)'in sözüdür, inkâr eden kâfir olur denilemez. Ancak onu, âyete ters düşmediği ve ferdin düşünce ve hissine göre değil de akla ve nakle muhalif olmadığı takdirde reddetmek de anlamsızdır. Hatta Ahad hadîsin Peygamber (sa.)in sözü olması kuvvetle muhtemel olduğundan delilsiz olarak onu inkâr eden kimse fasık olur. Yalnız, tahmini olarak hergün bir Mehdî namzeti gösterip yaygara yapmak ve Allah'ın Mehdi olarak kabul etmediği bir kimsenin Mehdiliğini ilan etmek Allah'ın hukukuna tecavüz ve ölçüsüzlükten doğan bir cüretkârlıktır. Yukarıda her ne kadar Şevkanî ve benzerlerinin "Mehdi ile ilgili hadîsler mütevâtirdir, onları inkâr etmek küfürdür" gibi sözlerini zikrettiysek de ahad hadîslerle ilgili buraya kadar anlattıklarımızın ışığında şunu diyebiliriz: Mehdî hakkında varit olan hadîsler ahad hadîslerdir, mütevâtir değildir. Bu sebeple onları inkâr etmek de küfür değildir. Ancak delilsiz olarak inkâr etmek bid'attır. Mehdî, dünyadan haberi olmayan ve meczup birkaç kişiyi etrafında toplayan bir kişi olmadığı gibi, sarhoş, ayyaş ve şehvet peşinde koşan bir kimse de değildir. O, ciddî olarak İslâm'ın bütün hükümlerine sarılan ve zamanın ahval ve şeraitine göre yetişip gelişen cesur ve mü'min bir liderdir.
 
SORU: Deccal hakkında görünüşte çelişkili ve kapalı hadîsler okuyucuyu ister istemez tereddüte sevketmektedir. Mesela Buharî, İbn'i Ömer yolu ile şu hadîsi rivayet ediyor: "Deccal'in sağ gözü kör ve üzüm tanesi gibi görünmektedir." Müslim de Huzeyfe yolu ile şu hadîsi rivaye ediyor:. "Deccal'in sol gözü kördür." Yine Müslim, Enes bin Malik yolu ile şöyle diyor: "Deccal'in gözü düzdür, iki gözü arasında Kâfir ibaresi yazılıdır." Görüldüğü gibi bir hâdise göre Deccal'in sağ gözü, diğerine göre ise sol gözü kördür. Hadîslerin bazılarına göre bir gözü düz, diğer bazılarına göre üzüm tanesi gibi görünmektedir. Bir başka misal: İbn-i Mace, Hz. Ebû Bekir (ra.) yolu ile şu hadîsi rivayet ediyor: "Deccal doğuda Horasan denilen bir yerden çıkacaktır." Müslim de Enes yolu ile şu hadîsi rivayet ediyor: "Isfahan yahudilerinden 70.000 kişi Deccal'a tâbi olacaklar." Ayrıca Müslim, Fatıma bintü Kays yolu ile gelen hadîs de Deccal'in deniz ortasında bir adada zincire vurulduğunu ve oradan çıkacağını ifâde ediyor. Yukarıda da görüldüğü gibi bir hadîs Horasan'dan diğeri İsfahan'dan söz ediyor. Ötekisi de deniz ortasında bir adadan çıkacağını söylüyor. Yine Tirmizî, Muaz b. Cebel yolu ile şu hadîsi rivayet ediyor: "Büyük savaş, İstanbul'un Fethi ve Deccal'in çıkışı hepsi yedi ay içerisinde olacaktır." Buharî, Müslim ve Ebû Davud'da yer almış İbn'i Sayyad ile ilgili hadîsler de Deccal'in Peygamber (sa.)'in zamanında bulunup İbn'i Sayyad'ın Deccal olduğunu ifâde ediyor. Bu sözlerin hepsi Peygamber sözü olduğuna göre onları nasıl bağdaştıracağız? Deccal denilen kimse bir mi, birkaç kişi mi?
CEVAP: Deccal kelimesi lügatta kapatma ve örtme mânâsına gelen decel'den gelmektedir. Hakkı batıl ile örttüğü için yalancıya Deccal denilmiştir. Istılahta ise: Deccal; ulûhiyyet veya peygamberlik iddiasında bulunup beşeriyeti ifsad ederek onu zulüm ve ilhada sevk eden kimsedir. Cumhur-u ulemâ'ya göre deccal ile ilgili hadîslerin herbiri mütevâtir olmasa da manen mütevâtir hadîslerle sabit olmuştur. Onu inkâr etmek küfürdür. Yalnız Deccal bir değil, birkaç kişidir. Çıkış zamanlan belli değildir. Bir zamanda birkaç deccal bulunabileceği gibi ayrı ayrı zamanlarda da olabilirler, ilhad ve zulmün durumuna göre deccal küçük veya büyük olur. En büyük deccal Kıyametin büyük öncülerinden biridir. Birçok hadîslerden anlaşıldığına göre: Büyük Deccal, İstanbul'un birinci fethi değil ikinci fethi ve en büyük savaş peşpeşe olup hepsi yedi ay zarfında meydana gelecektir. Firavun veya Kisrâ veyahut Kayser denildiğinde belirli bir şahıs murat edilmediği gibi -çünkü Firavn Kıptilerin, Kisrâ İslâm'dan önceki İranlıların ve Kayser de Rumların meliklerine denilir- Deccal denildiği zaman da büyük çapta insanları ilhad ve sapıklığa sürükleyen bir kimse murat edilir. Deccal'in küçüğü olduğu gibi büyüğü de vardır. Deccal'in mâhiyetini anlayabilmek için şu hususları bilmek lazımdır:
1-Ayetlerin bir kısmı Muhkem (mânâsı açık), bir kısmı müteşabih (mânâsı kapalı) olduğu gibi hadîslerin de bir kısmı muhkem, bir kısmı müteşabihtir.
2-Hadîslerin bir kısmı vahye dayanarak gelmektedir. Bir kısmı ise içtihada dayanmaktadır.
Yani meselenin mâhiyeti Allah (cc) tarafından bildirilmeden önce Peygamber (sa.)'in o mesele hakkında içtihada binaen bilgi vermesidir. Meselâ Peygamber (sa.)'in İbn'i Sayyad'ın deccaliyetini ifâde eden hadîsleri bu kabildendir. Yani Peygamber (sa.), deccalin bazı vasıflarını İbn'i Sayyad'da görünce onun deccal olduğunu sandı. Ama daha sonra vahy-i gayri metlüv ile deccalin daha sonra geleceği, Hz. İsa (as) tarafından öldürüleceği, Medine'ye giremeyeceği ve çocuğu olmayacağı kendisine bildirildi. Peygamber (sa.)'in İbn'i Sayyad'da gördüğü bazı vasıflara istinaden onun deccal olduğuna dair söylediği hadîsleri ictihaddan kaynaklanmaktaydı. İşin mâhiyeti kendisine bildirilince İbn'i Sayyad'ın deccal olmadığı anlaşıldı. Çünkü o hem Medine'ye girdi, hem çocuğu oldu, hem de Hz. İsa (as) tarafından öldürülmedi.
3-Deccal bir değil birkaç kişi olduğundan hakkında varit olan hadîsler görünüşte çelişkili iseler de gerçekte böyle değildir. Çünkü yukarıda beyân ettiğimiz gibi hadîslerin bir kısmı içtihada mebnidir. Ayrıca Deccal ile ilgili hadîslerin bir tek şahıs için olmaması gerekir. Çünkü bazıları büyük deccal bazıları küçük deccala ilişkindir. Peygamber (sa.) şöyle buyuruyor: "Herbiri Allah'ın Resulü olduğunu iddia eden otuza yakın yalancı deccal çıkmayınca kıyamet kopmaz." Bundan anlaşılıyor ki bir değil birçok deccal vardır.
4-Deccal hakkında varit olan hadîslerin bir kısmı her ne kadar Kütüb-ü Sitte-i Sahiha'da yer almış ise de zaif olup hüccet değildir. Meselâ Ebû Davud'da Cessase hakkında vârid olan hadîsin senedinde Osman b. Abdurrahman el-Kureşî bulunuyor. Halbuki bu zatın yalancı olduğu söylenir. Bu gibi zayıf hadîsleri ayırıp yalnız sahih hadîsleri nazar-ı itibara almak gerekir. Sahih hadîs denilince senedi muttasıl olup sıhhat şartlarına haiz olan hadîsler anlaşılır. Ancak sahih hadîsler için de mutlak surette kesindir denilemez. Çünkü râviler ne kadar doğru ve güvenilir olsalar bile yanılmaları muhtemeldir. Müslim sıhhat derecesinde ikinci mertebede olduğu halde birçok zayıf hadîs nakletmiştir. Bir kaç misal:
a) Cabir ile İbn'i Ömer'den rivayet edildiğine göre: Peygamber (sa.) Haccetü'l Veda'da Kurban Bayramında Mekke'ye gidip Tavafü'l-ifada yaptı, öğle namazını kıldı sonra da Mina'ya döndü. Bir diğer rivayette ise Tavafü'l-ifada yapıp Mina'ya döndü ve öğle namazını orada kıldı. Şüphesiz ki bu rivayetlerden biri mutlaka gerçek dışıdır.
b) "Allah toprağı Cumartesi günü yarattı." Müslim bu hadîsi rivayet ediyor. Oysa yaratma işine pazar günü başladığına dair ittifak vardır.
c) Müslim Ebû Süfyan'dan rivayet ediyor: "Ebû Süfyan müslüman olduğunda Peygamber (sa.)'e: “Ya Resülülah! Bana üç şey ver. Kızım Ümmü Habibe ile evlen. Oğlum Muâviye'yi vahy kâtipliğine tayin et. Müslümanlarla savaştığım için kâfirlerle de savaşabilmem için beni emir tayin et" dedi. Peygamber (sa.) de dilediğini kendisine verdi."
Bu hadîs sahih değildir. Çünkü bilindiği gibi Medine hicreti vuku bulmadan evvel ve Ümmü Habibe Habeşistan'da iken Peygamber (sa.) kendisiyle nikâhlanmıştı. Habeşistan kralı da kendisine peygamber namına dörtyüz altın mehir vermişti. Halbuki Ebû Süfyan Mekke'nin fethinden sonra müslüman oldu. Mekke fethiyle Habeşistan hicreti arasında yıllar vardır. Kitabet meselesi de böyle değildir. Çünkü Muâviye Mekke fethinden evvel müslüman olmuştu ve Peygamber (sa.)'in vahiy kâtipliğini yapıyordu.
Ayrıca Ebû Süfyan'in müslüman olduktan sonra emir olarak tayini söz konusu değildir. Bu hadîslerden de anlaşıldığı gibi sahih hadîs kitaplarında birbirine zıt düşen hadîsler bulunabilir. Ama onlardan hangisi sahihtir, hangisi sahih değildir, araştırmak gerekir. Bu işi de erbabına bırakmak lazımdır. Bütün bu zikredilen hususlar iyice kavrandıktan sonra deccal hakkında mevcut olan hadîsleri okuyup anlamak icap eder. Netice olarak; Deccal ulühiyyet veya nübüvvet iddiasında bulunup daha önceki vahyi yürürlükten kaldıran, yerine yeni ve batıl bir düzen getirerek yerleştiren, insanlığı dalalet ve ilhade sürükleyen kimsedir. Bunu yapan -yukarıda da belirtildiği gibi- bir değil, birden çoktur. Her zamanda bir deccal bulunabileceği gibi birkaç deccal de bulunabilir. İslâm âlemi birçok deccal görmüştür. Kıyamet kopmadan evvel en büyük Deccal'ın çıkması muhakkaktır. Yalnız zamanını teşhis etmek mümkün değildir.
Geçmiş peygamberler deccalın çıkış zamanını bilmemekle beraber onun fitnesinden korktukları ve kavimlerini inzar ettikleri gibi, Peygamberimiz (sa.) de onun fitnelerini bize bildirmiştir ama ne zaman geleceğini bildirmemiştir. Bildiğine dair elimizde bir vesika da yoktur. Birbirine zıt gibi görünen hadîslere gelince:
a) Ya her birisi ayrı bir deccala matufdur. Meselâ bir hadîs Deccal'ın çıkacağı yer olarak Horasan'ı gösterirken, diğeri bir adadan çıkacaktır, diyor. Yine bir hadîs sağ gözü âmâ, diğeri sol gözü âmâdır diyor. Buna göre adadan çıkacak deccal ayrı, Horasan'dan çıkacak deccal ayrıdır. Sağ gözü âmâ olan deccal ayrı, sol gözü âmâ olan deccal ayrıdır.
b) Veyahut birbirine zıt olan rivayetlerden biri doğru diğeri doğru değildir. Yani râvi doğru güvenilir bir kimse olsa da yanılabilir ve yanılarak bazı hadîsleri nakletmiş olabilir. Peygamber (sa.) vahye dayanarak ne söylemişse doğrudur. İçtihada dayanarak söylediği şeylerde ise beşer olarak zellesi olabilir. Ancak bu durumda vahiy onu tashih etmiştir. Başka bir şekilde kendisine isnat edilen hadîste bir hata sabit olursa bu hata kendisinin değil râvinindir.
 
SORU: İbn'i Hacer el-Fetava'i-Hadîsiyye isimli eserinde Harut ve Marut hakkında bir hadîs nakledip diyor ki; Melekler insanların Allah'a karşı gelip isyan ettiklerine hayret ettiler ve Allah'a dediler ki, "Biz onların yerlerinde olsaydık sana asi olmazdık." Bunun üzerine Allah ü Teâlâ buyurdu ki, "sizden iki melek seçin ve bu işi deneyelim". Onlar da Harut ile Maruf ismindeki melekleri seçtiler ve insanların kıyafetine büründükten sonra yeryüzüne indiler ve o zamanda en güzel kadın olan Zührenin sevgisiyle mübtela oldular ve neticede kendisiyle zina ettikleri gibi içki içtiler ve bu sebeble katil de oldular. Kadın da göklere çıkmak için ismi âzami öğrendi ve göğe çıktı ve orada zühre denilen yıldıza dönüştürülüp meshedildi. İbn'i Hacer hadîs olarak nakledip sıhhatına inandığı gibi, İmam Suyutî de hadîs olduğunu kabul edip inanıyor. Bunun mâhiyeti nedir, doğru mudur?
CEVAP: Kur'ân-ı Kerîm'in ifâde ettiği gibi Cenabı Allah insanları imtihan etmek için sihri öğretmekle görevli olarak Harut ve Marut adlı iki meleği yeryüzüne gönderdi. Bir kimse sihri onlardan öğrenir ve onunla amel ederse kâfir olur, ama öğrenir fakat onunla amel etmezse salim kalır. Bu melekler "biz imtihan için görevliyiz" demeden kimseye öğretmezler. Öyle ise küfre vesile olacak olan şeyi yapmazlar. Yani Cenabı Allah, insanları Şeytan ile imtihan ettiği gibi, bir yönden de Harut ve Marut ile de imtihan ediyor. Bunlar melek oldukları için Allah'a asi olmazlar ve kencîiierine isnad edilen zina, içki ve katil olayı, esası olmayan bir hikayedir Yahudilerin uydurmasıdır. Hele Zühre'nin kadın olup zina ettikten sonra göğe çıktığı ve orada bugün mevcut olan malum yıldıza meshedilmiştir demek, akla girmesi mümkün olmayan bir hurafedir.
Bir kere, yer küremizin gezegen arkadaşı olan Zühre yıldızı, Hz. Adem yaratılmadan çok zaman önce yaratılmıştır. Kadı Beydavî, Harut ile Marut hakkında söylenen bu meşhur hikaye Yahudilerin uydurmasıdır, diyor. Fahrettin er-Razî de, bu hikaye yalandır diyor. Şehabeddin Irakî de şöyle diyor: Buna inanan kimse kâfirdir. Çünkü Melekler Allah'a asî olmazlar. Kur'ân-ı Kerîm açıkça bunu ifâde ediyor. Bu hususta ne İmam Suyutî'nin ne İbn'i Hacer'in sözüne bakılmaz. Demek oluyor ki. insan ne kadar bilgin de olsa zaman zaman hataya düşebilir. Peygamber olmadıktan sonra her insan hataya düşmeğe mahkumdur. Hataları tespit etmek için elimizde üç terazi vardır. Birincisi Kur"ân-ı Kerîm, ikincisi sahih hadîsler, üçüncüsü de selîm akıldır.
 
SORU: Rakîb ve Atîd, Cebrail ve Mikail gibi muayyen iki meleğin isimleri midir, yoksa genel mânâda meleklerden bir sınıfın adı mıdır?
CEVAP: Rakîb ve Atîd, isimleri Kur'ân-ı Kerîm'de yer almıştır. Rakîb'in mânâsı, gözetici; Atîd'inki de hazır olandır. Her insan için iki melek tayin edilir. Birisi hasenatını, diğeri seyyiatım yazar. Hasenatını yazan Rakîb seyyiatı yazan da Atîd'dir. Bu isim özel değil, geneldir. Nasıl nüfus müdürü veya tapu müdürü belirli kimseler için özel isim değilse bunlar da öyledir.
 
SORU: Salih ve takva sahibi kimselerin ilhamı ilim sayılabilir mi, bir başka ifâdeyle ilham ilim için bir kaynak sayılabilir mi?
CEVAP: Ehli sünnet ve'l-Cemaat'in inancına göre ilmin vasıta ve kaynakları üçtür. Bunların dışında ilme vasıta olacak başka bir şey yoktur. Bu üç yolun dışında elde edilen herhangi bir şey zanni ifâde eder. Yukarda sözünü ettiğimiz üç vasıtayı sıralayabiliriz:
1-Sağlam olan beş duyu. Yani görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma duyuları. Allah Teâlâ bu beş duyudan herbirini kendine has şeyleri idrâk etmesi için yaratmıştır. Kısacası görülebilen şeyler görme duyusu ile, işitilebilen şeyler işitme duyusu ile, koklanabilir şeyler koklama duyusu ve tadılabilen şeyler tatma duyusu ve nihayet dokunulabilen şeyler de dokunma duyusu ile idrâk edilebilir. Biz şartlarına riâyet etmemiz halinde ve bu duyuları yerinde kullandığımız taktirde bunlar aracılığıyla ilim sahibi oluruz.
2-Doğru haber. Doğru haber de ikiye ayrılır: Birincisi mütevâtir haberdir. Yani yalan söylemek için anlaşma yapıp ittifak etmeleri mümkün olmayan bir cemaat yolu ile gelen haberdir. Şayet bu haber el değiştirirse mütevâtir olabilmesi için her tabakada böyle bir cemaatin bulunması gerekir. Tevatür için habercilerin imân veya salahı şart değildir. İkincisi, Peygamber (sa.)'in sözüdür. Çünkü Peygamber (sa.) yalandan masum olduğuna göre sözü kesinlik arzeder. Bunun için saadet asrında yaşayıp Peygamber'in sözünü duyan kimsenin işittiği şeyin doğruluğuna imân etmesi gerekir. Kısacası Resûlüllah'ın sözü, işiten kimse için kesin bir bilgi kaynağıdır. Aynı doğrultuda Resülullah'dan (sa.) tevâtüren rivayet edilen bir şey de bilgi ifâde eder. Ancak tevatür derecesinde olmayan ve Peygamber'e isnad edilen bir hadîs bilgi değil zanni ifâde eder. Yalnız bazan Peygamber'in sözünde değil, rivayet sabit olmadığından râvinin rivayeti açısından zanni ifâde etmektedir.
3-Akıl. Akıl insana has bir kuvvettir. İnsan bu kuvvet sayesinde idrâk etme imkanına kavuşabilmektedir. Ancak akılla idrâk edilen şeyler de iki kısma ayrılmaktadır: 1-Bedihî. 2-Kesbî. Bedihî, yani açıkça sabit olan şeyler. "Ateş sıcaktır", "Yer altımızdadır", gibi. Kesbî ise "Ateş olan yerde duman görülür" gibi. Yukarda yapılan açıklamadan da anlaşıldığına göre ilham ve keşif gibi şeyler ilim sayılamazlar ve hüccet teşkil etmezler. Dolayısıyla salih ve takva sahibi kimselerin ilham ve keşfe dayanarak bir şey söylemeleri bilgi ifâde etmez, ancak işaret ve zan olabilir.
 
SORU: Halk arasında meşhur bir söz var: "Peygamber taşa veya kayaya bastığı zaman, taş veya kaya yumuşar, peygamberin ayak izi görünürdü; toprağa bastığı zaman da hiç bir iz bırakmazdı" bu söz doğrumudur, aslı var mıdır?
CEVAP: İbn'i Hacer el-Heytemi böyle bir sorunun cevabına İmam Suyutî'nin sözünü nakletmekle yetindi. İmam Suyutî şöyle diyor: "Bu söz için bir kaynak ve bir sened bulamadığım gibi, hiç bir hadîs kitabının rivayet ettiğine de rastlamadım". İmam Suyutî ve İbn'i Hacer'in bu beyânlarına göre Peygamberin meşhur ayak izi meselesi, ilmî bir hüviyete haiz değildir. Bununla beraber Peygambere isnad edildiği ve Peygamberin ayak izidir diye şöhret bulduğu için ona hürmet etmek ve Peygambere salevâtı şerife getirmek iyi bir amel sayılır.
 
SORU: Bir çok kimse Peygamber (sa.)'e yapılan büyü dolayısıyla aklî dengesini kaybettiğini böylelikle de yapmadığı şeyi yaptığı, söylemediği şeyi de söylediğini tahayyül ediyordu. "Felak ve Nas" sûreleri bu büyünün bozulması için inmiştir denilmektedir. Bütün bunlar doğru mudur?
CEVAP: Müfessirlerin bir çoğu Felak sûresinin tefsirini yaparken soruda geçen meselelere temas etmektedirler. Bazı hadîslere istinad ettirdikleri görüşlerinin özetini aşağıya alıyorum: Medine'de Yahudilerden Lebid b. Asam Hz. Peygambere büyü yaptı. Yapılan bu büyü sonucunda Resûlüllah (sa.) rahatsız oldu; münasebette bulunmadığı halde zevcesiyle münasebette bulunduğu, herhangi bir şeyi yapmadığı halde, o şeyi yaptığı hayaline kapıldı. Bu durum bazılarına göre kırk gün, bazılarına göre altı ay, bazılarına göre ise bir yıl kadar sürmüştür. Meleklerin büyü düğümlerinin atıldığı yer olan kuyuyu göstermesi üzerine büyü kuyudan çıkartıldı. Resûlüllah, nüzul sebebleri bu olay olan "Felak ve Nas" sûrelerini büyü üzerine okudu, büyü düğümleri tek tek çözüldü. Resûlüllah (sa.) da şifa buldu.
Müfessirlerin ifâde ettikleri üzere Resûlüllah (sa.)'e büyü yapılmış ve bunun sonucunda da rahatsız olmuşlardı. Ancak olayda bazı abartmaların da olduğu muhakkaktır. Çünkü Resûlüllah'ın nakledildiği gibi aklî dengesi hiç bir zaman bozulmamış, yapmadığı şeyi yapmış, ya da söylemediği bir şeyi söylemiş gibi bazı hayallere de kapılmamıştır. Bütün bunlar birer yalan ve iftiradır. Eğer iddia edildiği gibi bir durum sözkonusu olsaydı, Resûlüllah'ın (sa.) söz ve fiillerine itibar edilmezdi. Kaldı ki bu durum vahiy ile vahiy olmayan şeylerin birbirine karışmasına yol açacağı için müslümanlar için hüccet teşkil etmeleri mümkün olmazdı. Oysa böyle bir durum yoktur ve tamamiyle uydurmadır. Hanefî mezhebinde "Müctehid fil-Mesâil veya Muharriç" kabul edilen ve "Cassâs" unvanıyla da şöhret bulan Ebû Bekr El-Razi konu ile ilgili olarak şöyle demektedir: "Bazıları Resûlüllah'a (sa.) yapılan sihrin, Resûlüllah (sa.) üzerinde büyük etkileri olduğunu, öyle ki Resûlüllah'ın (sa.) yapmadığı bir şeyi yapmış, söylemediği bir şeyi söylemiş duygusuna kapıldığını söylemektedirler. Ancak bütün bunlar yalan ve aslı olmayan iftiralardır. Mülhidlerin yaptığı kasıtlı ilavelerdir.”
Allah Teâlâ bu iddiayı yalanlayarak şöyle buyurmaktadır: "Zâlimler siz sadece büyülenmiş bir adama tâbi oluyorsunuz dediler". Bazı müfessirler bu hususta yapılan mübalağa ve abartmalara dikkat etmeden ne işitmişlerse kitaplarına geçirmişler, oysa itikada taalluk eden bu gibi meselelerde dikkatli olmak gerekmektedir.
 
SORU: Türkiye'nin çeşitli vilâyetlerinde Peygamber (sa.)'in sakalı şerifinin bazı kılları bulunur. Ramazan-ı şerifin Kadir gecesinde bu kıllar halkın ziyaretine çıkarılıyor. Bunlar söylendiği gibi gerçekten Peygamberin sakalı mıdır?
CEVAP: Türkiye'de ve İslâm âleminin birçok ülkesinde bulunan bu tip kıllar Peygamber'in sakal-ı şerifinden olabildiği gibi saçından da olabilir. Çünkü Peygamber (sa.) Veda Haccında tıraş oldu. Teberrük için saçını sahabelerin yanında kalması istendiğinden Peygamber (sa.) onu dağıttı. İbn'i Hacer bu hususta Peygamber (sa.) in kıllarıyla teberrük etmenin sünnet olduğunu söylüyor. Ancak bugün mevcut olan bu kıllar kesin olarak Peygamberin kıllarıdır deyip bunu ispatlamak zordur. Yalnız müslümanlar Peygamberin kıllarıdır diye inanıp teberrük ettikleri için mükafata nail olacakları hususunda şüphe yoktur. Ancak Urfa'ya müftü olarak tayin edildiğim zaman bu kılların erkek ve kadınların karışık olarak ziyaretine arz edildiğini ve İslâm'ın kabul etmediği bir tarzda ziyaret yaptırıldığını gördüm. Bunun üzerine erkeklere ayrı, kadınlara ayrı bir zaman tahsis ederek bu ziyareti yaptırdım. İnşâallah müslümanlar bu hususda İslâm'a uygun olarak hareket edeceklerdir.
 
SORU: Bazı inancı zayıf olan kimseler Peygamberin mîrâc hâdisesine inanmıyorlar. Mîrâç hâdisesine inanmamak küfre vesile olur mu?
CEVAP: Mîrâc ile isrâ birbirleriyle ilgili oldukları için kısaca her ikisini açıklamak îcâb eder. İsrâ lügatta; "gece vaktinde yürütmek"' anlamım ifâde eder. Istılahta ise Peygamberi gece vaktinde Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götürmektir. İsrâ hâdisesi, Kur'ân-ı Ke-rîm'in nassı ile sabit olduğundan onu inkâr etmek küfürdür. Mîrâc ise; lügatta merdiven gibi, yükseğe çıkmak için vasıta olan şeydir. Istılahta ise Peygamber'in Mescid-i Aksa'dan semâlara ve âlem-i ulviye çıkmasıdır.
Mîrâc olayı Peygamber'in hadîsiyle sabit olmuştur. Ancak hakkında vârid olan hadîsler mütevâtir değil, meşhur ve âhâd olduklarından Mîrâcı inkâr eden kimse kâfir değildir, bidatçıdır. Ulemânın çoğu, Necm sûresinin mîrâca delaletinin kat'î değil, zannî olduğunu söyler. İsrâ ile mîrâc ruh ile mi, yoksa ruh ve cesedle mi olmuştur? Bu hususta ihtilâf vardır. Ehli sünnet ve-l cemaatın kahir ekseriyetine göre İsrâ ile mîrâc ruh ve cesedle olmuştur. Ruh ve cesedle oluşları tuhaf görünse de uzak görmemek lazımdır. Bütün mucizeler böyle değilmidir? Yani harikulade ve tuhaf şeylerdir. Ayrıca yer ve gökleri yaratan Allah'ın kudretine nisbet edildiği zaman mîrâc hâdisesi küçük bir olaydır. Peygamberlik davası, bundan daha garip görünen bir temele dayanır. Çünkü Peygamber (sa.) bütün dünyaya şöyle îlân ediyordu: "Ben Allah'ın Resulüyüm, Cebrail benimle Allah arasında bir vasıtadır. Bana vahy getirir. Bu hayattan sonra âhiret hayatı vardır. Âhiret hayatını kurtarabilmek için bana tâbi olmak îcâb eder. Bana tabî olmayan kimse mutlaka ziyandadır, âhiret âleminde Cennet ve Cehennem vardır. Bana inananlar Cennet'e, inanmayanlar Cehennem'e gideceklerdir."
Bu söz ve iddialar bir şahsın Mekke'den Mescid-i Aksâ'ya, Mescid-i Aksâ'dan da göklere kadar gittim demesinden daha büyüktür. Hz. Aişe, Mu'aviye, Enes, İkrime ve Hasan el-Basrî'nin bir rivayetine göre Hz. Peygamber'in isrâ ile mîrâcı ruhani yani rüyayı sadıka ile olmuştur. Bizim inancımız, Ehli Sünnet ve'l-Cemaat'in kahir ekseriyetinin inancı gibidir. Bir meselede icmâ veya icmâya yakın büyük çoğunluğun kararı olursa onu kabullenmek lâzımdır. Ayrıca bu olay rüyada vaki olsaydı inanmayan kimselerin tepkisine vesile olup da onların mürted olmalarına sebep olmazdı. Bununla beraber isrâ ile mîrâc hâdisesinin rüyada vaki olduğuna inanan kimse için, "kâfir" veya "müptedi” diyemeyiz. Hülâsa Ehli Sünnet ve'l-Cemaat'in görüşüne göre isrâ ile mîrâc ruhen ve ceseden vâki olmuştur. Peygamber (sa.) beşer gücüyle bunu yapmamıştır. Uzaydaki milyarlarca yıldızları yaratıp gezdiren Allah Teâlâ yapmıştır ve kendisi için gayet kolaydır. İsrâ hâdisesini inkâr eden kimse kâfir, mîrâcı inkâr eden de ehli bid'attır.
 
SORU: Vahiy kâtiplerinin sayısı ne kadardır ve kimlerdir?
CEVAP: Vahiy kâtiplerinin sayısının yirmi altı kişiden meydana geldiği belirtilmektedir. Bazı rivayetlere göre ise kırk iki kişi idiler. Önemlilerinin isimlerini alıyoruz: Ebû Bekir, Osman, Ali, Abdullah bin Sa'd Al-Amirî, Amir bin Fuheyre, Abdullah bin Erkân, Ubey bin Ka'b, Sabit b. Semmâs, Zeyd bin Sabit, Muâviye bin Ebî Sufyan, Yezîd bin Sufyan, el-Muğire b. Şube, Zubeyr b. Avvam, Hâlid b. Velid, Amr b. As, Abdullah b. Revaha, Abdullah bin Ubey (ra.)'dır. Kâtipliğe bunlar arasında en çok önem verenler ise Zeyd b. Sabit ile Muâviye (r.a)'dır. 
 
SORU: Muâviye hakkında çeşitli sözler söylenmektedir. Onu savunan olduğu gibi lanetleyen de vardır. Bu adam nasıl bir zattır, sahâbi saydır mı?
CEVAP: Muâviye (ra.)'ın sahabe olduğunda şüphe yoktur. O, İslâm'a karşı büyük mücâdeleler veren Ebû Süfyan'ın oğludur. Babasından gizli olarak müslüman olmuştur. İmâm Nevevi onun hakkında şöyle diyor: "Muâviye (ra.) Hudeybiye günü müslüman oldu. Ve müslümanlığını anne ve babasından gizli tuttu. Peygamber (sa.) ile birlikte Huneyn savaşında bulundu. Peygambere gelen vahyi yazan kâtiplerden biriydi." Hz. Peygamber'den yüzaltmışüç hadîs rivayet etmiştir. Buhâri ile Müslim bunlardan dört hadîs üzerine ittifak etmişlerdir. Ayrıca Buhâri dört, Müslim de beş hadîsini ayrı ayrı rivayet etmişlerdir. O, bazı hadîsleri sahabelerden rivayet ettiği gibi, bazı sahabeler de ondan hadîs rivayet etmiştir. Ebû Bekir (ra.) onu Şam'a vali olarak tayin etti. Ömer (ra.) ve Osman da Şam'da vali olarak bıraktılar. Peygamber (sa.) kendisine şöyle dua etmiş: "Allah'ım onu yol gösteren ve hidâyete eren bir kimse kıl." Vefat etmeden önce Peygamber'in kendisine hediye ettiği bir elbiseyle kefenlenmesini vasiyet etti. Peygamber'e o kadar âşık idi ki, kendisinde olan Peygamber'e ait üç tırnak parçasının vefatından sonra ufalanıp gözüne ve ağzına konulmasını vasiyet etti. "Bunu yapın ve beni Erhamü er-Râhimîn'e bırakın" dedi.
 
SORU: Kur'ân-ı Kerîm, Âzer'in, İbrahim Peygam-ber'in babası olduğunu beyân ettiği halde bazı kimseler Âzer'in onun babası olmadığını ileri sürüyorlar. Bu hususu açıklar mısınız?
CEVAP: Şüphesiz insanların efendisi ve en büyüğü Hz. Muhammed (sa.)'dir. Ondan sonra uzaktan büyük dedesi olan Hazret-i İbrahim (as) gelir. Hz. Muhammed (sa.) onun sülalesinden. İsmail (sa.) kolundan gelmedir. Âzer, Hazret-i İbrahim'in babasıdır diyen olduğu gibi, amcasıdır diyen de olmuştur. Zeccâc diyor ki: "Neseb ve soy bilginleri ittifak halinde İbrahim'in babasının Târih olduğunu söylüyorlar." Mükatil ve İbn'i İshak el-Kuşeyrî de bu hususta şöyle diyor: "İbrahim'in babasının ismi Târih de olsa lâkabı Azer'dir." Hasan el-Basrî ise aksini söylüyor. Ona göre, ismi Âzer lakabı da Târih'dir. Bazı bilginler "Âzer Hz. İbrahim'in babası değil amcasıdır. Mecazen amcaya da baba denilir" diyorlar. Remlî de şöyle der: "Hiç bir peygamberin babası kâfir olamaz diyen kimse yanılmıştır. Bu sözü söyleyen kimse şi'îlere ayak uydurduğu gibi Kur'ân ve sünnete de ters düşmektedir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm müteaddid yerlerde, açıkça Âzer'in, İbrahim'in babası olduğunu beyân ediyor. Âzer onun amcasıdır" demek için hiç bir belge yoktur. Gereksiz mecaza gitmek doğru değildir. Tefsir ulemâsı ile ehli sünnet bilittifak İbrahim'in babasının kâfir olduğunu beyân etmişlerdir.
 
SORU: İslâm dini ilâhi bir nizâm olup dünya ve âhirete ait olan her şeyi kapsar. Bu sözün mânası nedir? Halk: "Kur'ân-ı Kerîm bütün sanat ve icatlardan söz ediyor. Ancak müslümanlar onu kavrayamıyorlar" diyor. Böyle olursa Peygamber (sa.)'in "Siz dünyanıza ait olan şeyleri daha iyi bilirsiniz" sözünün mânası nedir?
CEVAP: İslâm dini ilâhi bir nizâm olup dünya ve âhirete ait olan her şeyi kapsar. Yani ister dünya ister âhirete ait olsun her şeyin hükmü mutlaka İslâm dininde mevcuttur. Ve yüce İslâm dini o hükmü açıklamıştır. Yani faydalı olduğu için "farz, vacip veya sünnettir, zararlı olduğu için de mekruh veya haram" demiştir. Ne faydası ne de zararı olmayanlar da mubahtır. Demek oluyor ki din ile-dünya arasında tekabül yoktur. Her şey ister dünyevî, ister uhrevî olsun mutlaka dinin şemsiyesi altındadır. Din ile âhiret arasında çatışma olmadığı gibi, din ile dünya arasında da çatışma yoktur. Ancak dünya ile âhiret birbiriyle tekabül eder. İslâm'ın kaynağı olan Kur'ân-ı Kerîm bir hidâyet ve nizam kitabı olduğundan dolayı, coğrafya, astronomi ve teknoloji dersini vermez. Meselâ uçak, tank ve karayolları vasıtalarından söz etmediği gibi onların icadından da söz. etmemiştir. Peygamber (sa.) bir insandı, herseyi bilmezdi. Ancak Cenâb-ı Hak kendisine ne öğretmiş ise onu bilirdi, başka bir şeyi bilmezdi. İşte Peygamber (sa.) buna işaret ederek: "Siz dünyanıza ait olan şeyleri daha iyi bilirsiniz" buyuruyor.
 
SORU: Birçok kimse kötülemek maksadıyla "Falan adam mütaassıbdır" diyor. Taassub ne demektir? Gerçekten mutaassıp olan kimse kötü müdür?
CEVAP: "Mutaassıp" kelimesi "Akrabaya yardım eden" mânâsına geldiği gibi "Dini, gayret gösterip onu müdâfaa eden ve ona sımsıkı bağlanan kimse" mânâsına da gelir. "Falan adam mutaassıptır" sözünü kullanan kimsenin gayesi birinci mânâ olursa -ki Türkçede bu mânâda pek kullanılmaz- yani haklı haksız akrabaya yardım edip onu savunuyor şeklinde kastederse elbette bu hareket doğru bir hareket değildir ve câhiliyet adetlerinden biridir. Çünkü İslâm'a göre hak nerede ise onun yanında yer almak îcâb eder. Şayet haklı olursa yardım edilecek, değilse yardım edilmeyecektir. Peygamber (sa.) şöyle buyuruyor: "Zâlim de olsa mazlum da olsa mü'min kardeşine yardım et.” Adamın biri: “Ey Allah'ın Resulü! Mazlum olsa yardım ederim. Zâlim olsa nasıl kendisine yardım ederim” dedi. Bunun üzerine Peygamber (sa.) buyurdu ki: “Zulmüne engel olursan, o da kendisine bir yardımdır." Ama "falan adam mutaassıptır" demekten maksat, dini, gayret gösterip onu müdafaa eden ve sımsıkı ona bağlanan mânâsı olursa elbette bu hareket kötülemeye değil, takdire şayan bir harekettir. Bu mânâda en büyük mutaassıp. Peygamber (sa.) ve etrafındaki cemaattır. Bu mânâyı kasdederek başkasını kötülemek küfürdür. Onu kullanan kimse kâfir ve mürted olur.
 
SORU: Peygamber ile Kur'anı Kerim hakkında bilgi verirmisiniz?
CEVAP: Bilindiği gibi Peygamber, Allah ile kullar arasında elçilik yapan kimsedir. Allahû Teâlâ'dan vahiy alabilecek bir istidada sahip olduğu gibi tebliğ görevini yapabilecek bir istidada sahiptir. Bütün Peygamberlerin müşterek vasıfları vardır. Bu müşterek vasıflar şunlardır; doğruluk, emânet, ismet ve zekâdır. Peygamber olan kimse mutlaka doğrudur. Yalan söylemez, emindir, kimseye hiyânet etmez, günâhlardan masumdur. Allah'a isyan etmez, ne Allah'ın ne de başkasının hakkına tecavüz etmez, küfür ve büyük günahlardan masum olduğuna dair icmai ümmet vardır. Küçük günah hususunda ihtilaf bulunsa da Ehli Sünnet Vel Cemaat" in inancına göre hem bisetten önce, hem sonra küçük de olsa günah işlemez. Zekidir, yani ölçülü, mantıklı ve ileri görüşlüdür. Zaten öyle olmayan kimse Peygamberlik gibi yüce bir makama ehil olmaz. Ancak İsmet müstesna, bu sıfatlar Peygamber'e has değildir. Başka insanlar da doğru, emin ve zeki olabilirler. Bu sebeple Peygamber için has bir alâmet lâzımdır ki; sahte olarak Peygamberlik iddiasında bulunan kimseden farklı olsun. Bu has alâmete "mucize'' denir. Bunun mânâsı Peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin doğruluğunu ve Peygamberliğini ispat etmesi için gösterdiği harikulade şeydir. Mucizeler çeşit çeşittir. Zaman ve zemine göre değişir.
Meselâ, Allah'û Teâlâ Musa Aleyhisselam'a bir asa vermişti, ama bu asa başka asalara benzemez. Taşa vurulduğunda dört yandan su fışkırır, denize vurulduğunda onda geniş caddeler açılır, yere atıldığında da büyük bir yılana dönüşürdü. Isa Aleyhisselam'a da ihya mucizesini vermişti. Hz. İsa'nın zamanında tıp ve tedavi usulü büyük bir mesafe katetmiştir. Allahû Teâlâ İsa'nın nübüvvetini tastik etmek için bu ihya mucizesini vermiştir. Bu mucize tababet işine benzer, ama onun hududunu aşardı. Değil hasta kimseleri, gözü, kulağı rahatsız olanları tedavi ederek, Allah'ın izniyle ölmüşleri ihya edip canlandırırdı. Anadan doğma kör ve sağırları iyileştiriyordu. Bu mucizeden söz edilince, maddenin ötesini inanmayan kimse, onu uzak görür. Ama görmemesi lazımdır. Çünkü bu iş, insanı ve kainatı yoktan var eden Allahû Teâlâ'ya havale ediyor. Yani onu yapan Allahû Teâlâ'dır. Ancak İsa Peygamberin elinde görünüyor. Allah'da hergün nice insan ve canlı varlık yaratıp can veriyor, göz kulak ve diğer organlarını halk ediyor. Zaten mucizesinin mânâsı, hiçbir insanın yapamayacağı şeyleri göstermek demektir. Allahû Teâlâ son Peygamber olan Hz. Muhammed (sa.)'e de çeşit çeşit mucize vermiştir. Parmakların arasından suyun fışkırması, az yemeğin çoğalması gibi.
Ama şüphe yok ki, Allahû Teâlâ'nın Hz. Peygamber'e verdiği en büyük mucize, Kur'ânı Kerim'dir. Bütün mucizeler tarihe karıştığı halde, Kur'ânı Kerim mucizesi bakidir ve kıyamete kadar da baki kalacaktır. Kur'ânı Kerim'in fesahat ve Belâğati, fesahat ve belâğatin en son hududunu aşıp, hiçbir insanın varamayacağı bir zirvede bulunuyor. Onun ilk muhatabı Araplardır. Arapların o zaman kahir ekseriyeti ümmi olduğu için güzel meziyetlerini ya şiire dökmek veya fesih ve beliğ bir nesre aktarmak suretiyle birbirine devrediyorlardı. Ve bu sebeple fesahat ve belagat alanında çok ilerlemişlerdi ve daha ileriye gitmek için sık sık müsabaka tertip ediliyor, iyi puan alan kimseler ödüllendiriliyorlardı. Bunun için şair ve edip olan kimsenin büyük bir itibarı vardı. Bir şairin, bir sözü için savaş açılır veya savaşa son verilirdi. İşte böyle bir zamanda Allahû Teâlâ Hz. Muhammed'i (sa.) gönderiyor ve kendisine Kur'ânı Kerim mucizesini veriyor. Kur'ânı Kerim ise Arapça bir sözdür. Ama yazılmış ve söylenmiş sözlere benzemez ve kıyas da edilemez. Belagat ve fesâhatiyle böbürlenip, O'nu kabul etmeyenlere def atle benzerini getirmek için meydan okuduğu hâlde tarih boyunca benzerini getiren olmadı. Kur'ânı Kerim hem lafzan. hem manen mucizedir. Dost onu çok sevdiği için taklidini yapmak ister, düşmanda onun davasını iptal etmek için benzerini getirmeye çalışıyor ama hiçbir dost veya düşman benzerini getiremedi. Arapça'da mevcut olan en güzel sözler, en cazip kelimeler, kulağa en fazla güzel gelen ibareler, onda toplanmıştır. Câhiliyette zaman zaman tertip edilen şiir ve nesir müsabakasında en yüksek puan alan Muallekatı Sebâ olmuştur. Onların lafız ve ibareleri çok güzel ve çok akıcı bir üsluba sahiptir. Bunun için altın ile yazılarak arap aleminde câhiliyette de en mukaddes sayılan Kabe duvarına asılmıştır. Fakat hem lafzı güzel, hem mânâsı güzel, hidâyet ve nurla dolu olan Kur'ânı Kerim nazil olunca bu muallakatın durumu değişiyor, yıldızları sönüyor. Sözlerin lafızları çok güzel, tantanalı da olsa içi boştur, gayesizdir. Kur'ânı Kerim ise en güzel sözleri, en yüce manaları, en ulvi gayeleri ihtiva etmektedir. Bunun için Gafir Sûresinin ilk ayetleri nazil olunca Hz. Peygamber Mescid el Haram'da onları okumaya başladı. İslâmın en büyük düşmanlarından biri olan Velid B. Muğire oraya yakın yerde bulunduğundan kulak misafiri olup bu ayeti dinliyordu. Peygamber farkına varınca ayeti tekrar etti. Bilâhare Velid mensup olduğu Beni Mahzum cemaatine dedi ki "'Allah'a yemin ederim. Muhammed'den (sa.) öyle bir söz işittim ki, ne insanların sözü, ne de cinlerin sözüdür. Çok tatlı ve çok güzeldi. Tavanı meyveli, tabanı verimlidir. O galiptir, mağlup olmaz." Sonra evine döndü. Bu sebeple Kureyşin ileri gelenleri onun hakkında şüplendiler, Velid sapıttı dediler. Bunun üzerine kendisine gidip münâkaşa yaptılar. Münâkaşada söyledikleri sözlerden biri şu oldu - Muhammed'in (sa.) deli olduğunu söylüyorsunuz. Deliler gibi sıkışıp boğulacak bir hâle düştüğünü gördünüz mü? - Hayır, - Kâhindir diyorsun, kehânet işleri ile uğraştığını gördünüzmü? - Hayır, - Yalancıdır diyorsunuz, herhangi bir konuda yalanını gördünüz mü? - Hayır, ama nedir? Bu sefer Velid, derin düşünmeye başladı. İçindekini ölçüp biçti. Sonra düşündü, sonra yüzünü asıp ekşitti. Sonra kibirlendi ve dedi ki "Bu insan sözünden başka bir şey değildir." (Müdessir Suresi 18-25) Dost düşman herkes Kur'ânı Kerim'in fesahat ve belagatını kabullenip bunun aksine söylemediler. Velid gibi inatçı bir kimse dahi bunu inkâr edemiyor, çok tatlı, çok güzeldir diyor. Ama İslama girmemek için mazeret uydurup sihirdir deyip, onu lekelemeye çalışıyor. Malûm olduğu üzere Muallakatı Seb'â'dan birisinin sahibi Lebib'dir. Bunun kızı Kur'ânı Kerim'i dinleyince Kabe duvarında asılı duran babasının muallakasım bizzat indirip, "Artık senin modan geçmiştir." dedi. Kur'ânı Kerim"in Allah'ın kelâmı olduğuna delâlet eden çok delil vardır. Onlardan birisi şudur Arapçanın bir tek kelimesini dahi bilmeyen yedi sekiz yaşındaki çocuk, kısa bir zaman içerisinde Kur'ânı Kerim’ i baştan sona kadar ezberler, bir Arap gibi telâffuz eder. Türkiye'de Türk çocukları için birçok Kur'an Kursu vardır. Onlardan onbinlerce hafız yetişiyor. Çocuklar Arapça konuşanlar gibi Kur'ân-ı Kerim okuyor. Hatta birçokları açılan Kur'ânı Kerim müsabakalarında birincilik kazanıyor. Bu mucize olmazsa ne olabilir?
Acaba İngilizce bilmeyen bir kimse İngilizce olarak yazılmış bir kitabın kaç sahifesini ezberleyebilir? Hele İngilizlerin telâffuz ettiği gibi telâffuz etmesi mümkün müdür? Kur'ânı Kerim'in terkibi ve dirayeti o kadar mucizedir ki, beliğ ve fasih insanları dahi şaşkına çeviriliyor. İbare ve cümlelerinde yer almış olan kelimeler, maksudu ifade etmek hususunda tesanüt halinde birbirinin yardımına koşar gibidirler. Böyle bir tesanüt ve yardımlaşmanın başka bir kelâmda bulunması mümkün değildir. Buna bir misal verelim. Kur'ânı Kerim şöyle buyuruyor: "Ve lein messethüm nefhatün min azabi rabbike". Bu Ayeti Kerime asi olan kimseleri tehdit edip az bir azapla onlara dokunuşun dahi çok acıklı olduğunu beyân ediyor, ona dikkat ederseniz bu cümlede mevcut olan kelimelerin her birisinin bu azlığı ifade ettiğini göreceksiniz. Şöyle ki, "in" kelimesi şek ve azlığı ifade ediyor. "Mes" kelimesi de azıcık dokunmak mânâsmdadır. "Nefhatun" kelimesi masdar li'l merre olduğu için sigasıyla azlığı ifade ettiği gibi, mânâsı da azlığı ifade ediyor. Mânâsı az kokudur. "min" tebiz içindir, yine azlığı ifade ediyor. "Azap" kelimesi "İkap" kelimesine nispetle daha az ve hafiftir. "Rabbike" kelimesi de şefkat ve merhameti ifade ediyor. Sözler/286 Kur'ânı Kerim manen de mucizedir. Bu manevi icaz üç nevidir. Fikir yönünden mucizedir.
Şöyle ki, Hz. Muhammed (sa.) Arap yarımadasının Mekke Şehrinde dünyaya gelmiştir. Mekke ve çevresinde okur yazar nispeti çok düşüktür, iktisat, sosyal, ekonomi ve idari bilimleri bilen yoktu. Okul ve medrese gibi ilmi müesseseler söz konusu değildi. Bu muhitte bulunan insanlar genellikle bedevi bir hayat yaşıyordu. Bütün medeni imkânlardan mahrumdu. Böyle bir ortamda dünyaya gelen Hz. Muhammed (sa.) onlardan biriydi. O da onlar gibi ümmi idi. Okur yazar değildi. Durum öyle olmakla beraber bu zat, ilahi risalet sayesinde o karanlık çevre ve zamanda ilim ve irfan kapısını açtı. Kısa bir zaman içerisinde o bedevi insanları ilim ve irfanla mücehhez kıldı. Ve onlar da beşeriyete hocalık yapmaya başladılar. İslâm devletini en güzel şekilde idare eden Ebûbekir, Ömer, Osman ve Ali gibi zevatı kiram onun açtığı medresede yetiştiler. Ebû Hanife, Şafiî, Malik ve Ahmet Bin Hanbel gibi müctehidler. Gazali, Farabi ve İbni Sina gibi mütefekkirler ve dünyaya ün salan sayılamayacak kadar alimler; getirdiği Kur'ânı Kerim ve bıraktığı Hadisi Şerif olmasaydı asla tanınmayacaktı. Bedevi muhitte nazil olan Kur'ânı Kerim dünya ve ahiret ile ilgili bütün konulan içine almıştır. Ama bir kısmını açıkça ifade etmiştir. Bir kısmını da getirdiği genel kaideleriyle göstermiştir. O Allah, Melek, Kitap, Peygamberlik, Ahiret, kaza, kader gibi itikadi, ihlâs, doğruluk, emânet, ahde vefa, tevazu, kanâat ve iffet gibi ahlâki; namaz oruç, zekât, hac gibi ibadet konularını beyân ettiği gibi. alış veriş rehin, icare, mudârebe ve şirket gibi muameletın bütün nevilerini de beyân etmiştir. Bir yazar yazdığı bir makalade şöyle diyor: Kur'ânı Kerim ahvali şahsiye hakkında yetmiş, ceza hakkında otuz, muhakemat hakkında on üç, devletler hukuku hakkında yirmi beş. ekonomi hakkında on, fert ve devlet ilişkileri hakkında yüz ayet zikretmiştir. Peygamber (sa.)'in hadisleri ise bu konularda çoktur, isterseniz, başta Buhari ve Müslim olmak üzere Kütübi Sitte ve diğer hadis kitaplarına bakınız, durumu görünüz. Bunun için din ayrı, dünya ayrı demek doğru değildir. O hristiyanlık için geçerlidir. Ama İslâm dini hem dünya, hem âhiret dinidir. Acaba Mekke'de o zaman dünyaya gelen Hz. Peygamber Allah'ın Peygamberi olmazsa, böyle bir şey getirebilirmiydi! Beşerin getirdiği nizam, beşer gibi çürümeye mahkumdur. Hz. Muhammed'in (sa.) getirdiği nizam ise ilahidir. Ebedi ve ezeli olan Allah'a dayanır. Daima dinç ve gençtir. Gayb yönünden mucizedir.
Kur'ânı Kerim Hz. Adem, Hz. İdris, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. İshak, Hz. Yakup. Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. Harun, Hz. İsa ve Hz. Yahya gibi Peygamberlerin davet ve nübüvvetle ilgili hayat ve siretlerini ve birçok tarihi olayları izah etmiştir. Halbuki ne Hz. Peygamber, ne de onun milleti bu gibi zevatların hayat ve yaşayışlarından haberdar değildir. Kur'ânı Kerim şöyle buyuruyor: "Ne sen, ne senin kavmin bundan evvel bunları bilmezdiniz." Öyle ise ilahi olmasında şüphe yoktur. Tevrat ve İncil bunlardan söz etmişler ise de muharref oldukları için verdikleri bilginin çoğu gerçek dışıdır. Bir kısmı nübüvvetle hiç bağdaşmaz, Lut Aleyhisselam'ın kızları ile ilgili olan menfur kıssası gibi Bu hikayenin kutsal denilen kitaplarında tüyler ürpertici bir üslup ile açıklanması insandan kimsenin havsalasına sığmaz. Ayrıca Tevrat ve İncil Arap aleminde pek bulunmadıkları gibi, lisanları İbrani'ce olduğundan Hz. Muhammed'in (sa.) çevresinde bulunan Araplar muhtevasına vakıf değildirler.
Bunun için Tevrat ve İncil'den Peygamberlerin hayatlarını anlamak da mümkün değildir. Kur'ânı Kerim Peygamberlerin hayatı hakkında geçmişe ait gaibten haber verdiği gibi geleceğin gaybından da haber vermiştir. Meselâ Rum Sûresinin başında Rum ile Fars arasında vâki olan savaşa. Rumların birkaç sene zarfında muzaffer olacaklarını ve ehli kitap oldukları için müminlerin de sevineceklerini beyân ediyor ve öyle oldu. Söz uzamasın diye bu misâl ile yetiniyorum. İlmi yönünden Kur'ânı Kerim mucizedir. Şöyledir Kur'ânı Kerim kâinatın sırrını ve mahiyetini bilen Allah'ın kelâmı olduğundan ilerde ilim ve fen yolu ile çözülecek meselelere ezel gözü ile bakıp gördüğünden onlardan haber verir. İlim onu tasdik ediyor. Bunun için birkaç misâl verelim. Cenab-ı Allah şöyle buyurur: 1-"Allah Duman halinde bulunan göğe yöneldi." İlim de bu hususta şöyle diyor Kâinat ilk önce uzayda bir gaz hâlinde idi. Sonra kalınlaştırılarak bulut haline dünüştürüldü. 2- "Kimi de saptırmak isterse göğe doğru çıkıyormuş gibi kalbini içice daraltır." Enam/125 Yani uzayda oksijen az olduğu veya bulunmadığı için oraya doğru giden kimsenin kalbi sıkışıp kalacaktır. Bu ayette atmosferin yüksek tabakasında oksijenin az olduğuna veya olmadığına latif bir işaret. 3- Cenabı Allah şöyle buyuruyor "Her şeyden de çift çift yarattık ki öğüt alasınız." Zariyet/49 İlim de diyor ki, her yaratık çifttir. Bitki, hayvan ve insan aleminde çiftler erkek ve dişi şeklindedir. Atom, elektrik ve bulut gibi şeylerde negatif ve pozitif-müspet ve menfi- görünümündedir. Bu gerçek eskiden bilinmediği halde Kur'ân-ı Kerim gönderildiği bin dörtyüz sene evvel bunu açıkça ifade etmiştir.
SORU: Bazı kimseler yolcuların çoğunun öldüğü bir trafik kazasından kurtulan kimsenin durumunu mucizeyle açıklamakta ve bu olaya mucize demektedirler. Bu tür olaylar için mucize ifadesini kullanmak caiz midir?
CEVAP: Mucize, Peygamberlik iddiasında bulunan kişinin Allah'ın izniyle yaptığı harikulade bir şeydir. Peygamber efendimizin parmak işaretiyle ayın bölünmesi ile, yine parmak aralarından su fışkırması ile Musa (as)'ın asasının büyük bir yılana dönüşmesi, bu kabildendir. Resûlüllah (sa.) Peygamberlerin sonuncusu ve mucize de ancak Peygamberler tarafından Allah'ın izniyle gösterilebileceğine göre, Resûlüllah'dan sonra mucize olmayacaktır. Ancak Resûlüllah'dan sonra velîler ve onların kerametleri olacaktır. Keramet ise Allah'ın velî kullarının yine Allah'ın izniyle gösterdikleri harikulade şeylerdir. Evet fakihlerimiz müsbet olsun veya menfî olsun dile getirmemişlerdir. Yalnız zamanın bazı alimleri bundan söz ederek katilin ortaya çıkarılması veya ölüm sebebini öğrenmek, yahut insan vücudu üzerine araştırma yapıp bilgi elde etmek için otopsi yapılmasında bir sakınca olmayacağını beyan ediyorlar. Vehbez-Zuhayli "El Fıkhu'l-İslâmi ve Edilletuhu" isimli kitabında bu durumu açıklıyor. Yalnız ölünün sahipleri izin vermeden bu işi yapmak fitneye sebebiyet vereceğinden caiz değildir, izin verirlerse caizdir. Farzı kifâye olan tıp ilmini daha iyi kavrayabilmek için hayvan üzerinde inceleme yapıp otopsi yapmakta bir beis yoktur.
SORU: Mevlid hakkında çok şey söyleniyor. Okumak ve okutmak caizdir diyen olduğu gibi, caiz değildir diyenler de vardır. Bu hususta fakihlerin görüşü nedir?
CEVAP: Başka yazılarımda beyan ettiğim gibi Mevlid bir Bid'addır. Peygamberlerden birkaç asır sonra icat edilmiştir. İmam Sııyutî, el Hâvî isimli kitabında bunu açıklamaktadır. Ama Bid'atı hasene midir, seyyie mi olduğu hususunda ihtilâf vardır. Maliki alimlerinden Tacüddin el-Lahmi ile Ehli tasavvufun pirlerinden İmam Rabbani Bid'at-i seyyiedir; Hz. Peygamber (sa.)'in rüyada görülüp, okutulan mevlidden memnun olmuştur, demek bir delil teşkil etmez demektir. Mektubât isimli eserinin 273. mektubunda bunu ifade etmektedir. Bunun yanında bir çok alim mevlid okumak ve okutmak Bid'atı basenedir diyor. Biz mevlid okumak ve okutmak Bid'atı Hasenedir, zikrin bir çeşididir desek daha iyi olur. Buna Bid'at denilse, Ehli tarikin muayyen zaman ve muayyen nisbetle yaptıkları zikrin de Bid'at olması gerekir. Halbuki, böyle değildir. Hanefi alimleri para için okunan Kur'ânı Kerîm'in sevabı yoktur, okuyan da okutan da günahkâr olur diyorlar. Herhangi bir kimsenin yaptığı amelden gayesi, zikri ve fikri para ve menfaat olursa. Allah onu ibadet olarak kabul eder mi? Okutan kimse zannediyor ki bir mevlid okııtsa her şey halledilmiş olur. Halbuki durum böyle değildir. Mevlid nihayet bir bid'atı basene sayılır. Onu okutan kimse namaz kılmaz, içki içer, zevcesi ve kızı açık gezer ve İslâmı yaşamazsa, mevlid kendisine nasıl bir fayda sağlar? Yalnız mevlid okumayı sanat haline getiren birkaç kuruş kazanır, kâr eder. Bundan başka bir şey yoktur. Özet olarak şunu söylemek istiyorum: Bir kimse Allah için mevlid okutmak istiyorsa, Allah için peygamberin natini ve ilâhîleri okutmalıdır. Başkasını okutmamalıdır.
 
SORU: Firavn, Nemrud, Ebû Cehil ve Hülagu gibi İslâmî olmayan isimlerle çocukları isimlendirme dinen caiz midir?
CEVAP: Allah'ın Kur'ânı Kerîm'inde, Resûlüllah'ın (sa.) hadislerinde salih kimseler için kullanmadıkları ve müslümanlarm da itibar etmedikleri bir isimle çocukları isimlendirmek doğru değildir. Resûlüllah, Saadet asrında çirkin isimleri güzel isimlerle değiştiriyordu. "Asram" adında birisi birgün Resûlüllahın yanına geldi. Biçilmiş veya kırpılmış, ekin mânâsına gelen bu ismi. tohum veya ekilen yer mânâsına gelen "Züra" ile değiştirdi. Aynı şekilde yana yatan anlamına gelen "Müdtaci" ismindeki birisinin adını "Münbeis"e çevirdi. Yine Hz. Ömer (ra.) Asiye (günahkâr) ismindeki kızının ismini "cemile" (güzel) adıyla değiştirdi. Görüldüğü gibi müslümanlarm kendi çocuklarına iyi ve güzel bir isim vermeleri gerekmektedir. Zamanında şu veya bu sebeble çocuklarına iyi bir isim verememiş kimselerin çocuklarına güzel bilisini verip deşitirmek için gayret etmeleri arzu edilir. İsimlerin en güzelleri Abdullah, Abdurrahman, Muhammed, Mahmud, Hatice, Aişe, Patıma gibi isimlerdir. Teberrüken bu isimlerden herhangi biriyle çocuklarımızı isimlendirmek sünnettir. Firavun ve Hülagu gibi isimleri takmak hiç doğru değildir.
SORU: Aba ve ecdadın selâhı, fasık ve zalim çocuk ve torunlarına fayda verir mi?
CEVAP: İmân, küfür, tâat ve isyan, tokluk ve açlık gibi hâller olup birisinden diğerine sirayet etmez. Yani tok olan kimsenin tokluğu kendisinde kalıp baba ve çocuklarına sirayet etmediği gibi iman, küfür, tâat ve isyan gibi şeyler de babadan evlada veya evlattan babaya sirayet etmez. Mümin ve müttakî olan kimsenin oğlu münkir ve fasık olduğu takdirde imân ve takvası, oğul ve torununa fayda vermeyecektir. Hz. Peygamberin amcası olan Ebû Tâlib. küçüklüğünde onu barındırdığı ve Peygamberliği sırasında da kendisini himaye ettiği halde iman etmediği için kıyamet günü cezaya çarpılacaktır. Yine Nuh (as)'in şefaatına rağmen oğlu tevhid akidesini red ettiği için helâka uğradı. Peygamber (sa.) bu gerçeği ifade etmek için Hz. Fatıma'ya hitaben şöyle buyurdular "Ey Patıma ben Allah'ın azabına karşı sana faydalı olamam." Kur'ânı Kerîm "Zerre miktarı iyilik yapan kimse karşılığını görecek, zerre miktarı da kötülük yapan kimse de karşılığını görecektir" demektedir.
SORU: Kız çocuklarının kulaklarını delmek, dinen caiz midir?
CEVAP: Câhiliyette olduğu gibi bugün de kız çocuklarının kulakları deliniyor. Dinen caiz olup olmadığı hususunda ihtilâf vardır. Şafiî uleması olan İmam Gazali ve İbn Hacer gibi zevata göre çocuğun kulağını delmek haramdır. Çünkü gereği olmadan çocuğa eziyet veriliyor. Fakat Şafiî ulemasında. Remlî, Zerkeşî ile Hanefi ulemasına göre caizdir. Çünkü Peygamber (sa.)'in zamanında yapıldığı halde yasaklanmadı.
 
SORU: Bir çocuk Kur'ânı Kerîm hatmettiği zaman babası, onun hocasıyla talebe arkadaşlarına ziyafet tertip ediyor. Bu hususun İslâm'da yeri var mıdır?
CEVAP: Çocuk yetim olsa onun malından böyle bir ziyafet verilir mi? Kur'ânı Kerim, hatmedildiği veya bazı sureleri ezberlendiği zaman böyle bir ziyafet vermek müstehabdır. Çünkü Hz. Ömer (ra.) Bakara sûresini ezberlediğinde bir deve kesip müslümanlara ziyafet verdi, fakat yetim çocuğun malından böyle bir ziyafet vermek caiz değildir.
SORU: Büyük şehirlerde bulunan paralar özellikle ahlâkın bozulduğu günümüzde kayıp edenin gıyabında muhtaç bir kimseye verilebilir mi?
CEVAP: Zira nida edilse muhtemeldir ki birkaç kimse aynı anda benimdir diye seslenecektir. Para olsun, başka bir meta olsun, herhangi bir yerde birşey bulunup sahibinin kim olduğu bilinmiyor ve kendi kendini muhafaza edemiyor ise ona "lukta" denir. Lukta olan malı bulan kimse kendine güvenemiyor ise, yani hıyanet edebileceğini zannediyorsa onu alması haramdır. Aksi takdirde kendine güveniyorsa onu alması gerekir mi yoksa gerekmez mi? Bu hususta ihtilâf vardır. Mutemede göre almak mecburi değil, efdaldir. Buna binaen para veya bir başka şeyi bulan bir kimse onu almak mecburiyetinde değildir. Aldığı takdirde İslâm'a uygun bir şekilde onu ilân etmeden muhtaç bir kimseye vermesi caiz olmaz. Çünkü başkasının hakkını birine devretmek doğru değildir. Malını kaybetmiş olan kimseye yardım etmek için İslâm dini onu bulana ilân etmesini emretmektedir. Şehirler her ne kadar büyükseler de ilan işi gazete, hoparlör gibi vasıtalarla yapıldığından, kolaylaşmıştır. Eskisi gibi zor değildir. Çarşı ve sokak gezmek gerekmez. Yukarıda da değindiğimiz gibi gazete ve benzeri vasıtalarla ve radyo ile ilan edebilir. Mal ister bozulsun, isterse bozulmasın sahibi olmayan bir kimse ona sahip çıkamaz. Çünkü malın bütün özellikleri ilan edilmez. İlanda malın cinsi belirtilir. Yani altın mı gümüş mü, altınsa Reşat altını mı yoksa Hamidî altını mı vb. açıklanır. Zarfı da ilan edilir. Ama miktarı ve diğer vasıfları ilan edilmez. Herhangi bir kimse, ilan edilen mala sahip çıkar ise o zaman onun miktarı ile diğer özellikleri kendisine sorulacaktır. Tevafuk ederse kendisine verilecektir. Şafiî mezhebinde lukata değerli bir mal ise ilk günlerde sık sık ilan edilir. Bir müddet geçtikten sonra haftada bir ve daha sonra ayda bir ilan edilir. Üzerinden bir sene geçtikten sonra sahibi çıkmazsa onu bulan kimse mülküne geçirdiği gibi muhtaç birisine de verebilir. Hanefî mezhebinde ise değer iki yüz dirhem (600 gram gümüş) veya daha yüksek bir değerde bulunduğunda bir seneye kadar, daha aşağı olduğunda bir aya kadar bekletilir. Şayet on dirhem ve daha aşağı bir değerde olursa ve uygun bir şekilde ilan edildiği halde sahibi çıkmazsa, ayrıca kendisinin de ihtiyacı varsa sahiplenebilir. Muhtaç değilse başkasına tasadduk eder.
 
SORU: Dua ederken elleri birleştirmek veya birbirinden uzak tutmak arasında fark var mıdır?
CEVAP: Dua ederken elleri, dua kıblesi olan göğe doğru açmak sünnettir. Elleri bitişik tutmak ile birbirinden uzak tutmak arasında hiç bir fark yoktur. Her ikisiyle de sünnet hasıl olur. Bunun için şu veya bu şekilde elleri tutmak için taassup göstermek doğru değildir.



iskenderpasa.com Hukuki Şartlar | İletişim Yardım | Site Haritası
Copyright 2000-2009 Server İletişim A.Ş. Her hakkı mahfuzdur. All Rights Reserved. Sık Kullanılanlara Ekle | Tavsiye Et