18 Şaban 1431 | 30 Temmuz 2010
 
89CADE1A-BFD6-47AF-AA5E-7FAB6EDCDDBC
Üye Girişi | Üye Ol
  • ANA SAYFA
  • KUR'AN-I KERİM
    • Okuyun
    • Dinleyin
    • Bilgilenin
  • SON PEYGAMBER
  • TASAVVUF
    • Tasavvufa Dair
    • Yolumuzun Esasları
    • Silsile-i Şerif
    • Hatm-i Hacegan
    • Evrad-ı Şerif
  • M. ZAHİD KOTKU (RH. A.)
    • Hayatı
    • Fotoğrafları
    • Kitapları
    • Sohbetleri
  • M. ES'AD COŞAN (RH. A.)
    • Hayatı
    • İslam Anlayışı
    • Tasavvuf Anlayışı
    • Hizmet Anlayışı
    • Kitapları
    • Başmakaleleri
    • Sohbetleri
    • Fotoğrafları
    • Anma Programları
  • M. NUREDDİN COŞAN
  • SIK SORULAN SORULAR

  • Soru-Cevap
    • Sık Sorulan Sorular
Soru-Cevap > Sık Sorulan Sorular

BANKACILIK VE BORSA İLE İLGİLİ KONULAR



 

SORU: Özel Finans Kurumları hakkında bilgi verir misiniz?
CEVAP: Malum olduğu üzere bugün yeryüzünde ticari işlemlerde birçok hukuk sistemi uygulanmaktadır. Ancak bunların temelini teşkil eden iki sistem vardır.
1-   Roma Hukuku,
2- İslâm Hukuku.
1- Roma Hukuku: Akıl, tecrübe ve insan bilgisine dayanan batı sistemidir. Bunun doğrusu olabileceği gibi yanlışı da olabilir.
2- İslâm Hukuku ise vahye ve insanı yaratan Allahü Teâlâ'ya dayanıyor. Bunun yanlışı olmaz. Ancak, Kur'ân ve Sünnetde yer almamış içtihadi meselelerin hükmü her ne kadar Kur'ân ve Sünnet ışığı altında belirtilmeye çalışılıyor ise de akıl, tecrübe ve örfe de yer verildiği için tartışma konusu olabilir.
Binaenaleyh, biz inananlar alış verişimizde, teamüllerimizde mevcut kanunlara ters düşmemek hususunda itina gösterdiğimiz gibi harama girmemek ve Allah (cc.) indinde sorumlu olmamak ve bu ilâhî kanuna da ters düşmemek için hassas olmamız gerekir. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sa.) şöyle buyuruyor: "Hepiniz çobansınız, hipiniz maiyetinizden sorumlusunuz. Devlet başkanı bir çobandır. Kendi maiyetinden sorumludur. Aile reisi de ailenin çobanıdır ve ondan surumludur. Aile reisi de ailenin çobanıdır ve ondan sorumludur. Hizmetçi de işverenin işinde çobandır ve ondan sorumludur." Hz. Ömer şöyle buyuruyor: "Demek oluyor ki, herkes uhdesinde olan işten sorumludur. O işde herhangi bir kusur olursa ondan sorumlu olur. Ondan hesab verecektir. Fırat'ın kenarında bir oğlak ölürse Allah'ın (cc.) Ömer'i hesaba çekeceğinden korkuyorum. Binaenaleyh bir müessesede çalışan herkes uhdesinde bulunan işten sorumludur. Onu ihmal edip geri kalmasına sebebiyet veren kimse büyük vebal altına girmiş olur." İslâm inancına göre ticaret, tarım ve sanat gibi şeylerle meşgul olmak büyük bir ibâdet sayılıyor.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sa.) bir hadîsi şerifinde şöyle buyuruyor: "Günahların öyleleri var ki ne namaz, ne oruç, ne de hac onların affına vesile olmaz. Ancak geçimi sağlamak için sarf edilen himmet onların affına vesile olur." Diğer bir hadîsi şerifde şöyle buyuruyor; "Emniyetli bir tüccar kıyamet günü şehitlerle beraber haşrolunacaktır." Ancak namaz, oruç ve hac gibi ibâdetlerin bir takım şart, farz, sünnet ve haramları vardır. Öğrenmeden onları ifaya kalkışmak anlamsız ve büyük bir vebal olduğu gibi, ticaret gibi işlerin de şart, farz ve sünnetlerini öğrenmeme faiz ve harama sebebiyet vereceğinden onunla uğraşmak da vebaldir. Bunun için İslâm'a göre ticaretin usulünü öğrenmeye ve ticaretimizde önü esas almaya mecburuz. İslâmi Finans Kurumlarının kuruluş gayesi birkaç şeydir:
1-Ticaret yapıp helal kazanç sağlamak.
2-Müslümanların yanında bulunup ölü durumunda olan paralarını piyasaya sürüp canlandırmak. Çünkü, ticaret yapma imkanına sahip olmayan birçok vatandaş bulunduğu için faiz müesseselerine yaklaşmadığından parasını yastık altında tutmak zorunda kalıyordu, ne kendisi ne de başkası ondan faydalanamıyordu. Bu müesseselerin ortaya çıkmasıyla bu kabil müslümanlar parasını mudaraba ticareti için bu müesseselere yatırma fırsatını yakalıyor, hem kendileri hem de müessese sahipleri istifâde ediyorlar.
3-Faize girmeden vatandaşların muhtaç oldukları emtiayı temin etmek. Birçok vatandaş iş yapabilmek için birçok şeylere muhtaç oldukları halde kendi imkanlarıyla onu karşılayamadığı için işsiz kalıp sefil bir hayat içerisinde yaşamını devam ettiriyor veya İslâm'ın yasakladığı faize başvurmak zorunda kalıyor. Finans kurumlarının ortaya çıkmasıyla ihtiyacını bunların vasıtasıyla temin edebiliyor, meselâ ; parası olmayan bir vatandaş bir kamyon almak isterse, bir fınans kurumuna gider. Şu evsafa haiz bir kamyon satın almak istiyorum, der. Finans kurumuda o kamyonu peşin bir fiyatla satın alır ve ondan sonra uygun bir fiyatla bu sefer vade ile müşteriye satar ve böylece hem müşterinin ihtiyacı karşılanmış olur, hem de mudaraba için parasını yatıran kimse ile fınans kurumu da kazanç sağlamış olur. Bu şekilde vade ile yapılan alış verişde dini bir sakınca yoktur.
İmam-ı Şafii bu hususta şöyle buyuruyor; "Bir kimse birisine, sen bana satmak üzere şu emtiayı satın al, ben de sana şu kadar kâr vereceğim dese caizdir. Yalnız bu söz bağlayıcı değildir. O adam emtiayı satın alırsa müşteri durumunda olan kişi satın alır veya almayabilir. O adam da satmak hususunda serbesttir." Binaenaleyh, bu fınans kurumlarının yaptıkları alış veriş usulü İslâmi çizgi dahilinde yürütüldükten sonra meşru olup hiçbir sakıncası yoktur.
4- Ticaret yapma imkânına sahip olmayan birçok vatandaş bulunduğundan ötürü parasını faiz müesseselerine yatırmaktan uzak kalması nedeniyle, parasını yastık altında tutmak zorunda kalıyor. Ancak İslâm'a uygun olarak çalışan bu müesseselerin ortaya çıkmasıyla müslümanlar nefes alabildiler ve saklı olan paralarını mudaraba ticaretine yatırma imkanı buldular. Bunun için bu müesseler, inanan kimseler için önemlidirler ve bu müesseselerin yöneticileri de İslâm'a uygun olarak çalışmak zorundadırlar.
İslâm'a uygun olarak çalışabilmeleri için aşağıdaki hususlara dikkat edilmesi lazımdır:
1-İçki, domuz gibi İslâmın yasakladığı şeylerin ticaretini yapmamak, bunlara giden muamelelere tevessül etmemek.
2-Müşteriyi mağdur düşürecek şekilde fahiş kazanç sağlamamak.
3-Faizli muamelelere tevessül etmemek.
4-Satılan şeyin mevcut olması için dikkat etmek. Zira mevcut olmayan bir şeyi satmak haramdır. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sa.) Hakim Bin Hizam'e hitaben şöyle buyuruyor: "Sen de mevcut olmayanı satma."
5-Bir şeyi satın alırsa onu başkasına satabilmek için önce onu teslim almak gerekir. Onu teslim almadan başkasına satmak haramdır. Hanefî mezhebine göre; "Bir şeyi teslim almak için onu bir yerden başka bir yere nakletmek şart değildir, satın alınan şey gösterilir ve götürülmesine engel bulunmaz ise teslim edilmiş sayılır."
6-Bir şey vade ile meselâ; 10.000 dolara satılmış olsa, fakat müşteri zamanında borcunu vermese vermedi diye gecikme farkının alınmaması gerekir. Ancak Türk parası ile satış olursa ve borcunu vadesinde ödemiyerek geciktirirse paranın değer kayıp etmesi nedeniyle meydana gelen zararın telafi edilmesinde bir sakınca yoktur.
 
SORU: Borsa hakkında bilgi verir misiniz?
CEVAP: Borsa kelimesi ne Türkçe ne de Arapçadır. Onaltıncı asırda Belçika tüccarları zaman zaman "Van der beurs" isimli büyük bir tüccarın evinde toplanıp ticaret hakkında müzakerede bulunuyorlardı. Bilahare içinde ticari işlem yapılan yer ve pazara da borsa denildi. Yani bu isim, o büyük tüccarın isminden alınmıştır. Borsa ile diğer ticarethane ve pazar yerleri arasında bir fark yoktur. Borsada satılan şey bir fabrikanın veya şirketin hisseleri veya hazır olmayan altın ya da pamuk gibi şeylerdir. Yani hazır olan malların çarşısı pazarı olduğu gibi, hazır olmayan fabrika ve şirketlerin de çarşı ve pazarı oluşturuldu.
İki çeşit borsa vardır:
1)Akit Borsası,
2)Hisse Senedi Borsası.
Akit borsası pamuk, yün, altın, buğday gibi her çeşit malın alış verişinin yapıldığı yerdir. İslâm âleminde bu ismi ilk kullanan Osmanlı Devleti ile Mısır olmuştur. İskenderiye şehrinde 1860 tarihinde, pamuk gibi hazır olmayan malların satıldığı yere "El-borsa'tül-Mısriyye" ismi verilmiştir. Bu borsa hâlâ devam etmektedir. Mevcut olmayan, menkul olan böyle bir malın satışı olduğu takdirde selem şartlarına haiz olursa caizdir ve selem kabilindedir. Müslemüfıh kabz etmeden önce, onu başkasına devredip satmak caiz değildir. Bu hususta ihtilâf yoktur. Ayrıca altın borsasında hazır olmayan altını satmak ve satın almak hiçbir surette caiz değildir. Ve bu hususta selem söz konusu da olamaz. Ancak malesef bugün çok yerde ortada altın olmadığı halde altın alış verişi yapılıyor. Haram mı helâl mi diye kimse sormuyor. Mevcut olmayan bu gibi şeylerin alış verişini yapmaktan maksat, fiyat farkından faydalanmaktır. Hisse senedi borsası ise ; akit borsasından ayrı bir şeydir ve çok sonra ortaya çıkmıştır. Hisse senedinin anlamı şudur: Fabrika gibi sabit bir akar veya şirket, birçok bölüm ve hisseye ayrılır. Bu hisseler borsada satılan senetler değil, fabrikanın hisseleridir. Verilen senet de bir tapu evrakı mesabesindedir. Fabrika hisselerini temsil eden bu senetleri satmak veya satın almak caizdir.
Ancak çok önemli olan şu hususlara dikkat etmek lazımdır:
1-Satın alınan hissenin fabrikanın tümüne nisbeti yani kaçta kaçından ibaret olduğunu bilmek lazımdır.
2-Mal olması gerekir. Sermayesi olmayan vücuh-kredi şirketi gibi, bir müesesenin hisselerini satın almak caiz değildir.
3-Hisseleri satılan fabrikanın meşru olması ve İslâm'a uygun alarak çalışması lâzımdır. Binaenaleh elde mevcut olmayan malı veya şarap fabrikasının hisselerini satın almak caiz değildir. Ancak aslında helâl olan fakat İslâm'a uygun olarak çalıştırılmayan bir fabrikanın hisse senetlerine sahip olan birisinden alacağını alabilmek için, bu kişinin hisse senetlerini almak caizdir.
Şu var ki, bu hisseleri bir an evvel elden çıkarıp satmak gerekir. Ve bu arada hissesine bir kâr düşerse onu amme maslahatına veya fakirlere vermesi gerekir. Malum olduğu üzere hisse senetlerinin satışı meselesi yenidir. Bunun için eski fıkıh kitaplarında bununla ilgili bir şey bulmak mümkün değildir. Zamanın yeni fakihleri de. mevcut fıkıh kaidelerine istinaden alış veriş şartlarına haiz olan bir fabrikanın veya bir şirketin hisselerini satın almak caizdir, diye fetva veriyorlar. İsterseniz Dr. Muhammed Mün'im'ül-Cemmal'in "Mevsuat'ül-İktisad el-islâmî" keza Dr. Ali Abd'ür-Reşül'in "El Mebadi'ül-İktisadiye fı'1-lslâm" ve Dr. Vehbe ez'Zuhayli'nin "El-Fıkh'ül İslâmi ve Edilletehü" yine Dr. Abdülaziz El-Hayyat'm "Eş-Şerikât'ül İslâmiye" ve Dr. Abdülke-rim'ül Hatip'in "Es-Siyasetül'Maliye fi'l-İslâm" isimli kitaplarına bakabilirsiniz. Fıkıh konseyi de borsanın müspet ve menfi yönlerini beyan ettikten sonra, "İşlemin İslâm'a uygun olarak yürüyebilmesi için müslüman hükümetlerin, borsaya müdahale etmeleri gerekir" diye tavsiye etmektedir. Spekülâsyoncuların borsaya müdahale edip, külliyetli miktarda hisse senetlerini piyasaya sürerek, birden bire küçük tüccarların ellerindeki hisse senetlerinin kıymetini düşürmeleri ve bunun üzerine bu kişilerin daha fazla kıymeti düşecek endişesi ile ellerindeki hisseleri ucuz bir fiyatla elden çıkarmak istemelerinden istifâde hissi ile bu hisseleri toplamaları, asla İslâmiyetle bağdaşmayan bir davranıştır. Spekülasyonun mânâsı, daha sonra satmak için malı geniş ölçüde alıp saklamaktır. İhtikârdan farkı şudur :
Spekülasyon, şiddetli ihtiyaç olduğu bir zamanda bir malın hangi çeşidi olursa olsun geniş ölçüde satın alıp, kıymeti daha fazla artsın diye stok etmek olduğu gibi, şiddetli ihtiyaç olmadığı bir zamanda bu muamelerin olabilmesidir. İhtikâr ise sadece insanların çok muhtaç olduğu bir zamanda geniş ölçüde malı satın alıp. stok etmektir. Cumhur-u ulemâya göre ihtikâr sadece gıda maddelerinde caridir. "Gazali" ise ihtikâr, gıda maddelerinde cari olduğu gibi, meyvelerde de caridir, der. "Ebû Yusuf a" göre ise ihtikâr, insanların muhtaç olduğu herşeye de carıdır. Demek spekülasyon ânım, ihtikâr ise hâs1 dır. Hisse senetleri borsada ve açıkça satıldığı için herkes, müslü-man olmayan kimseler de hisse senetleri satın alıp fabrikaya ortak olabilirler. Bunda bir sakınca yoktur. Müslüman olmayan kimselerle ortaklık yapmak caiz değildir, diyen yoktur. Esas mesele, ortak olunan fabrikanın İslâm'a uygun bir vasıfta olması ve İslâm'a uygun olarak çalışmasıdır. Peygamber (sa.) yahudi olan Hayber halkıyla ortaklık kurmuştur. Hayber arazisini onlara işletmiştir. Ayrıca Peygamber (sa.) bir yahudiden vadeli olarak yiyecek satın almış ve zırhını da borcuna mukabil rehin bırakmıştır. Yalnız şirket-i müfavezede Hanefi mezhebine göre ortağın müslünan olması şarttır.
 
SORU: Leasing (Finansal Kiralama) muamelesinin dinen hükmü nedir?
CEVAP: Herhangi bir malı, müşteri olacak olan kimseye belli bir süre için kiraya verip, onun bitiminde kiracıya düşük bir fiyatla onu satma vadinde bulunmaktır. Aslında söz konusu olan malı kiraya vermek görüntüsü bulunsa da onu taksitle satıp, onun mülkiyetini taksitin bitimine kadar elde tutmak, sonra alışveriş muamelesini gerçekleştirmektedir. Bu tip muamele A.B.D.'de 1953 tarihinde ortaya çıkmıştır. İslâm hukukuna göre böyle bir muamelede verilen alışveriş vadi, mecburi tutulmayıp sadece kira akdi yapılırsa caizdir, koşulursa caiz değildir. Bir yönden leasing mimlemesi bey'ul vefaya benzer. Bey'ul vefanın anlamı şudur ; birisi ihtiyaca binaen ev ve tarla gibi bir malını başkasına belli bir fiyatla satıyor ve (bana verdiğin bedeli sana getirdiğim takdirde, sen benim bu malımı bana geri vereceksin) diyor ve müşteri de aynı şekilde kabul ediyor. İslâm hukukçularının çoğuna göre bu tür alışveriş caiz değildir. Zira alışverişin geçici ve koşulu olamaz. Ancak Buhara âlimleri, ihtiyaca binaen caiz görmüşlerdir. Caizdir diyenlere göre hareket edilirse, verilen vâd bağlayıcı mı, değil mi diye tartışmalıdır. Görüldüğü gibi, hem leasing muamelesinde hem bey'ul vefada birer alışveriş ve birer vaad bulunmaktadır. Söz konusu olan bu muamelede mal kirada olduğu süre içerisinde mal sahibi kiracının değil, kiralayanındır. Bunun için kiralayıcı olan kimsenin muhtemel mağduriyetini önlemek için sigorta yaptıracak olursa, sigorta parasını kiracıya ödetmek doğru değildir. Ayrıca bu mal kira süresi içerisinde telef olursa, sigorta şirketinin vereceği tazminatı kiracıya değil kiralayana verecektir ve böylece kiracı iki yönden mağdur olur; hem kira bedeli alışveriş adına istinaden yüksek tutuluyor, hem sigorta parasını yatırdığı halde tazminattan faydalanmaz. Bunun için leasing meselesinde yapılacak olursa sigorta parasının miktarı hesaplanıp kira bedeline eklenmeli ve mal sahibi tarafından yapılmalıdır. Kira süresi içerisinde telef olursa veya bir ziyan meydana gelirse kiracının kusuru olmadıktan sonra sorumlu değildir. Hem mal telef olursa, kiralayıcı onun benzerini yerine koyup yeniden kiraya vermek zorunda değildir. Binaenaleyh bu olumsuzluklara bakılırsa bu muamelenin cevazı yönünden fetva verilirse de, onun yerine taksitli alışveriş yapılırsa daha uygun olur.
 
SORU: Bizim A.Ş. birkaç yan şirketten ibarettir. Bu şirketlerden birisiyle yaptığımız vadeli satış (murabaha) ve kâr zarar ortaklığı (mudaraba) işlemlerinde bir takım tereddütler bulunduğundan, uygulamalara esas teşkil etmek üzere hasıl olmuştur. Kurumumuz kendi öz sermayesi ile; a)Bir ortaktan satın aldığı bir malı vadeli olarak bir başka ortağına satabilir mi? (murabaha) b)İştiraklerinin dışındaki herhangi bir satıcıdan peşin para ile satın aldığı bir malı, iştiraklerinden birine vadeli olarak satabilir mi? c)İştiraklerinden biri ile kâr ve zarar ortaklığı yapabilir mi? Bu durumda kârın tamamı kurumun öz sermayesine kalacaktır. Kurumumuz, kâr ve zarar ortaklığı hesabı açarak parasını yatıranlardan topladığı para ile (katılma hesabı) ile; (a, b, c) maddelerinde belirtilen murabaha ve mudaraba işleri yapılabilir mi?
CEVAP: Kurumunuz %100 hissesine sahip olduğu yan şirketlerle murabaha ve mudaraba namı altında yapılması istenen işlemde, gerçekte alıcı ile satıcı aynı kişiler olduklarından, ona murabaha ve mudaraba denmez. Ancak o, bir şirket ile diğer bir şirket kardeş veya ana şirket ile bir yan şirket arasındaki bir meta ve para mübadelesi, bir malı sağ elden sol ele devretmek gibidir. Ancak mevcut kanun, bu muameleye müsaade ettiğine ve icrasında fayda mülahaza edildiğine göre onda bir mahzur yoktur. Ama kurumun yan şirketlerin %100 hisselerine değil de, birkaç hissesi bulunsa, onunla murabaha ve mudaraba alışverişini yapabilir. Kurumunuz kâr ve zarar ortaklığı hesabı açarak vatandaş tarafından yatırılan para ile (daha önceki yazımızda belirttiğimiz gibi) yan şirketlerden birisi ile murabaha ve mudaraba işlemini yapabilir.
 
SORU: Kurumumuz %50 'den fazla hissesine sahip olduğu iştirakleri vardır. Bu iştiraklerimizle yaptığımız vadeli satış (murabaha) ve kâr zarar ortaklığı (mudaraba) işlemlerinde bir takım tereddütler bulunduğundan, uygulamalara esas teşkil etmek üzere aşağıda belirttiğimiz konularda görüşlerinize ihtiyaç hasıl olmuştur. Kurumumuz kendi öz sermayesi ile; a) Bir iştiraklerinden peşin para ile satın aldığı bir malı vadeli olarak bir başka iştirakine satabilir mi?(murabaha) b) İştiraklerinin dışındaki herhangi bir satıcıdan peşin para ile satın aldığı bir malı iştiraklerinden birine vadeli olarak satabilir mi? c) İştiraklerinden biri ile kâr ve zarar ortaklığı yapabilir mi? (mudaraba) Bu durumda kârın tamamı kurumumuz öz sermayesine katılacaktır. Kurumumuz, kâr ve zarar ortaklığı hesabı açarak parasını yatıranlardan topladığı para ile (katılma hesabı) ile; (a,b,c) maddelerinde belirtilen murabaha ve mudaraba işleri yapılabilir mi?
CEVAP: Yüzlerce ve binlerce kişilerin sermayesiyle oluşan zamanın şirketleri şahsi şirket sayılmaz. Hükmi ve müstakil şahsiyetlere sahiptirler diye kabul edilmektedir. Bunun için bir kurumun yüzde elliden fazla hissesine sahip olduğu yan kuruluşlarıyla murabaha ve mudaraba gibi alış veriş yapması hususunda bir sakınca olmadığı gibi, yan kuruluşlarından birbiriyle ticaret ve alış veriş yapmasında bir sakınca görülmemektedir.
 
SORU: Kurumun yaptığı araba satışlarında müşteriden alınan teminatlar arasında satılan arabanın noter kanalıyla mülkiyeti muhafazası kayıdı yapılıyor. Trafikte arabanın ruhsatına işleniyor. Müşteri arabasını serbestçe kullanabiliyor. Ancak borcu devam ettiği sürece bu kayıt silinmediği için arabanın bir başkasına resmen satışını yapamıyor. Satılan arabanın kasko sigortası yaptırılıyor, poliçe üzerine kurumun dain ve mürtehin olduğuna dair şerh düşülüyor. Arabanın çalınması, yanması, kaza neticesinde uçurumdan yuvarlanması, artık hiç tamir edilemez hale gelmesi gibi durumlarda ilgili sigorta şirketi verilecek rapora göre bir bedel ödüyor. Kurum dain ve mürtehin olduğu için bu bedeli arabanın sahibine ödemeden önce kurumdan muvafakat istiyor. Eğer müşterinin vadesi geçen bir borcu yok ise kurum izin veriyor ve bedel arabanın sahibine ödeniyor. Eğer müşterinin vadesi geçen borcu var ise öncelikle kurum alacağını bu bedelden tahsil ediyor. Artan bir miktar var ise o tutarın müşteriye ödenmesine izin veriyor. Araba satışlarında, gayrimenkul ipoteği, müşteri çek ve senedi, banka teminat mektubu gibi teminatlar genellikle alınmamaktadır. Bu teminatlar maliyeti yükselteceğinden, müşteriye fazla masraf çıkarmamak için arabanın kasko sigortasının yaptırılması ve kurumun dain ve mürtelıin olması şartı getirilmektedir. 1993 yılında araba sattığımız müşterilerimizden biri dövizli borcunu zamanında ödemediğinden, temerrüde düşmüş ve temdit talep etmiştir. Talebi uygun görülmüştür. Bu yapılan temditten dolayı hiçbir fark alınmamıştır. Hâlâ 28 milyon KDV farkı borcu bulunmaktadır. Borcunu ödeme imkanı olduğu halde ödememekte ısrar etmektedir. Bu arada verdiği bir dilekçe ile mülkiyeti muhafaza şartı ile yapılan satışlarda satılan mal, malikin mülkiyetinde kaldığı için müşteriden sigorta bedeli istenmeyeceğini öğrendim, ödemeye mecbur değilim. 1.500 DM sigorta bedelinin tarafıma ödenmesini talep ediyorum demektedir. Bu süre içinde eğer araba çalınmış olsa idi veya kaza yapmış olsa idi müşteri bedelini sigortadan tahsil edecek idi. Kurumumuz bir SİGORTA şirketinin acentası olmuştur. Bundan sonra satılan arabaların sigortaları tarafımızdan yapılmaktadır. Buna göre, müşterinin borcuna karşılık teminat olmak üzere kendi rızası ile 1993 yılında yaptırılan kasko sigortası için sigorta şirketine ödediği bedelin, müşteriye kurumumuz tarafından ödenip ödenmeyeceği hususlarında görüş bildirmenizi arz ederiz.
CEVAP: Kurum murabaha usulüyle bir arabayı başkasına satıp mülkiyetini devrederse ve alacağını garanti etmek üzere (arabanın borcu ödenmediği sürece başkasına satılamaz) diye noterde sözleşme yapılırsa ve bu kayıt arabanın ruhsatına da işlense bu satış sahihtir. Mülkiyeti müşteriye geçmiştir. Bunun için yapılan anlaşmaya istinaden arabanın kasko sigortasının bedeli müşteriye ait olduğu gibi, bir kaza neticesinde sigortadan alınan bir tazminat da müşteriye aittir. Ancak müşteri, kuruma olan borcunu henüz ödememiş ise zimmetinde olan vadesi geçen borcu için önce bu sigorta parasından kapatılacak; eğer artar ise kalanı müşteriye verilecektir. Fakat kurum leasing usulü ile arabayı müşteriye verir ise kasko sigortasının yapılması sözkonusu olduğu takdirde mülkiyeti kuruma ait olduğu için kasko sigortasının yaptırılması kuruma aittir. Bir kaza olması halinde de sigorta bedeli de kurumun hakkıdır.
 
SORU: Kurumumuz müşterileri ile yapılan ticari işlemlerin uygulamalarında aşağıda bahsedilen konularda tereddütler hasıl olduğundan sizin görüşünüze ihtiyaç vardır.
1-Bazı müşteriler, kurumumuzdan has gümüş satın almak istemektedirler. Satıcıdan peşin para ile has gümüş satın alıp vadeli olarak müşterimize satabilir miyiz?
2-Kurumumuzdan kolonya, ruj, oje ve bunun gibi kozmetik maddeleri satın almak isteyen müşteriler için bu malların alım ve satımını yapabilir miyiz?
3-Bazı müşteriler emtia satışı yerine bir başka yerden alacakları emtianın veya bayilik teminatı olarak veya mahkeme deki hukuki bir işin teminatı olarak kurumumuzdan "Teminat Mektubu" talep etmektedirler. Verdiğimiz teminat mektupları için kanuni damga vergileri ve masrafları müşteri tarafından ödeniyor. Bunun dışında müşterilerden belirli oranlarda TL-Döviz "bloke" veya "rehin" talep etmektedir. "Bloke" alındığı zaman müşteriye kâr verilmemekte, bu miktar cari hesapta tutulmaktadır. Kurumun bu hesaptan kazandığı kâr müşteriye iade edilmemekte ve kuruma kalmaktadır. "Rehin" alındığı zaman müşterinin alacağı kâr veya zarar kendisine ait olmakla sadece aldığı teminat mektubunu iade edinceye kadar parası bankada hesabında tutulmaktadır. Bu açıklamalara göre, müşterinin kurumumuzla olan çalışmalarına bağlı olarak teminat mektupları için "bloke" ve "rehin" alabilir miyiz? Kendisine vadeli mal satışı yaptığımız bazı müşteriler boçlarını zamanında ödemiyerek temerrüde düşmektedirler. Bu durumda borcunu ödemesi gereken tarih ile ödemek istediği tarih arasında kalan süre içinde mahrum kalınan kurum kân talep edilmekte ancak, bunu kabul eden müşteri için hangi şekilde mahrum kalınan kârın hesaplanacağı hususunda tereddütler olmaktadır. Bu hesapların şekillerine göre; a)Borçlunun temerrüde düştüğü ve alacağın tahsil edildiği veya edileceği tarihler arasında kâr zarara katılma ortaklarımız için ilan ettiğimiz kâr payı oranlarının ortalaması esas alınarak mı belirlenmelidir? b)Bu temerrüt süresi içinde (Dolar-Mark-Sterlin)'in (TL) karşısındaki kur artışlarını ortalanması esas olarak mı belirlenmelidir?
CEVAP: Cinsleri aynı veya ayrı olan altın, altın ile altın, gümüş ile veya bunların yerine geçen kağıt paralar, birbirleriyle satılıp mübadele edilirse caizdir. Ancak cinsleri bir olan iki şey, birbirleriyle mübadele edildiği takdirde her ikisinin eşit olmaları gerekir. Cinsleri ayrı iki şey birbirleriyle satılırsa, altınla gümüş veya gümüş Türk Lirası gibi satılırsa eşit olmaları icap etmez ise de her ikisinin peşin olmaları gerekir. Vade ile alışveriş yapılamaz. Kolonya ise fakihlerin ihtilâfı sebebiyle alınıp satılması uygun görülmemiştir. Yine kolonya imal eden firmalara diğer malzemelerin satışı için de aynı durum sözkonusudıır, onlara malzeme satışı da uygun değildir. Teminat mektubu için kâr zarara katılma hesabı rehin edilince, hesap sahibi kârını alabiliyorsa rehin yapılması caizdir. Yalnız bloke alındığı zaman müşterinin parası kullanıldığı halde kendisine kur verilmemesi caiz değildir. Borçlunun temerrüde düştüğü tarih ile borcun tahsil edildiği, edileceği süre içerisinde meydana gelen zararın tesbiti için altın, dolar, mark, sterlin ve İsviçre frangı TL karşısındaki kur artışlarının ortalaması esas alınmalıdır. Yine temerrüde düşen müşteriden alınacak mahrum kalınan kurum kârı, bu döviz kur farklarını aşmayacak şekilde karşılıklı anlaşma yoluyla hesaplanmalıdır. Özet olarak sizin kurum herkese teminat mektubunu vermez, ancak kendi müşterilerine verir. Bu da normal birşeydir.
 
SORU: Kurumumuza olan borçlarını ödemediği için temerrüde düşen ve halen kanuni takipte bulunan müşterimiz AB Boya Kimya San. A.Ş. bir leasing (fınansal kiralama) firmasına verilmek üzere kurumumuzdan teminat mektubu talep etmektedir. Vereceğimiz bu teminat mektubu sayesinde kendisine ait olan makinaları peşin bedel ile kurumumuzun teminat mektubu vermesini istediği leasing firmasına, tekrar aynı makinaları kiralamak gayesi ile satacaktır. Kendi makinalarını kiralamak gayesi ile satış yapacak müşterilerimizin, bu işlemi için kurumumuzun teminat mektubu verip vermeyeceği hususunda tereddütler hasıl olmuştur.
CEVAP: Satışı, şartlı olarak ve tekrar geri almak gayesi ile mallarını leasing firmasına sattığı için bu muamele caiz değildir. Zira bir akitte iki tür alış veriş yapılmış oluyor, bu da doğru değildir. Caiz olmayan muameleye de kâtiplik ve şahitlik yapmak veya kefil olmak veya teminat mektubunu vermek de uygun değildir. Ama bu alış veriş şartsız olursa, yani mal hiçbir şart koşmadan ve tekrar geri almak şartı olmadan leasing şirketine satılırsa ve bilahare leasing firması da belirtilen usul ve satıcıya kiraya verirse caizdir.
 
SORU: Kurumumuz müşterilerine leasing (kiralama) usulü ile bina, makine, teçhizat, gemi, uçak gibi emtianın kiraya verilmesi, 2 veya 4 yıl sonunda satışını yapma izni mevcuttur. Leasing şirketleri tarafından bu işlemler 2 şekilde yapılmaktadır: 1.Şekil: Satıcı firmadan leasing usulü ile işlem yapmak kaydıyla bedeli ödenerek fatura ile satın alınan emtia, bedelinin belirli bir sürede ödenmesi konusunda anlaşarak senetler ve kontratlar alınarak müşteriye (kiracıya) kiraya verilir. Leasing de süre 2 veya 4 yıldır. Bu süreden önce ödemeler tamamlanmış olsa dahi kanun gereği 2 veya 4 yılın sonunda cüzi miktarda fatura kesmek sureti ile satış yapılır. Bu işlemde satıcı ayrı, müşteri (kiracı) ayrı kişilerdir. 2.Şekil: Burada ise satıcı ve müşteri (kiracı) aynı kişidir. Satıcı emtiasını leasing şirketine satar. Leasing şirketi de satın aldığı bu emtianın bedelini satıcıya nakden öder. Artık kendisine ait olan bu emtiayı olduğu gibi, aynı şekliyle bu defa satıcıya belli bir vadeye bağlı bir ücret mukabilinde kiraya verir. Gerekli kontratlar ve senetler alınır, leasing de belirlenen 2 veya 4 yılın sonunda senetlerin ödenmesi tamamlandıktan sonra fatura ile satış işlemi yapılır. Bu ikinci şekilde belirtilen, aynı kişiden alınan emtianın aynı kişiye leasing usulüyle kiraya verilmesi, 2 veya 4 yılın sonunda fatura ile satışının yapılıp yapılmaması hususunda tereddütler hasıl olmuştur.
CEVAP: Leasing'in birinci şıkkı, alış veriş şartlarına uygun olarak yürütüldüğü takdirde caizdir, onda bir sakınca yoktur. Fakat onun ikinci şıkkı, şartlı olduğu için yani satıcı açıkladığınız usul ile tekrar geri almak şartı ile bina ve makine gibi mallarını leasing firmasına sattığı için caiz değildir. Zira bir akitte iki tür alış veriş yapılmış oluyor. Bu da doğru değildir. Ama bu alış veriş şartsız olursa yani makine ve bina sahibi hiçbir şart koşmadan peşin olarak leasing firmasına satarsa, bilahare leasing firması da belirttiğimiz usul ve satıcıya verirse caizdir.
 
SORU: Kurumumuzda TL ve Döviz (USD, DM) olarak kâr, zarara katılma hesabı açılmakta ve bu havuzlarda toplanan mevduat kendi birimine göre değerlendirilmektedir. TL satış işlemleri TL havuzundan yapılmakta, kâr ve zararı da TL havuzuna verilmektedir. Dövize endeksli olarak yapılan satış işlemlerinde USD veya DM havuzundan yapılmakta ve kârı veya zararı da bu havuzlara intikal etmektedir. TL havuzunda, mevcut TL bulunmadığı zamanlarda döviz havuzundan döviz alınıp TL olarak kullandırmak istiyoruz. Bu mal satışını yaparken; 1-Müşteri TL olarak borçlanacaktır ve borcunu vadesinde TL olarak ödeyecektir. 2-Paranın kaynağı TL havuzu olduğu için bu satış işleminde doğacak kârın %20'sini kuruma ve %80'inde DM havuzuna ait olacaktır. 3-Eğer bu satış işleminde zarar olur ise, aynı şekilde zararın da %20 'si kuruma, %80'i DM havuzuna ait olacaktır. 4-TL havuzuna kâr veya zarar verilmeyecektir. 5-Satış işlemi başında DM'in o tarihteki kâr haddi istatistiki olarak gözönünde bulundurulacaktır. Bu kâr oranı yıllık %10 olduğu takdirde, bu kârın %20'sini kurum alacak ve %80'ini de DM havuzuna kâr olarak haftalık dağıtımı yapılacaktır. 6-Senedin vadesinde müşteri borcunu ödediği zaman DM havuzundan alınan DM tutarı, dağıtılan kâr düşüldükten sonra yerine DM olarak konulacaktır. 7-Bu dövizi yerine koyduktan sonra eğer kârdan bir şey 392 GÜNÜMÜZ MESELELERİNE FETVALAR artar ise bu da ayrıca DM olarak aynı oran ile %20'si kuruma verilecek ve %80'i de DM havuzuna dağıtılacaktır. Bilgilerinize ve yukarıda belirtilen şekilde murabaha yapıp yapanıacağınıız konusunda görüşlerinizi bildirmenizi rica ederiz.
CEVAP: Döviz havuzunda mevcut olan mevduatı her zaman dövize endeksli olarak kullandırmak şart olmadığı gibi, TL havuzunda mevcut olan mevduatı da TL'ye endeksli olarak kullandırmak şart değildir. Alış verişi meşru bir çerçeve içerisinde yürütüldükten sonra, kâr için hangisi gerekli ise onu yapmakta bir sakınca yoktur.
 
SORU: TL olarak borçlanmış müşteri, borcunu ödeyemediği takdirde, görüşünüze uygun olarak, vadesinde USD kuruna bölerek TL borcunu dövize (USD) çevirmek suretiyle temdidi yapılmaktadır. Ancak; müşterinin borcu döviz ise temerrüde düşmesi halinde temdidin nasıl yapılacağı konusunda görüşünüze ihtiyaç vardır.
CEVAP: Mudaraba ile murabaha ticaretini yapan kurumunuz gibi müesseseler vatandaşların kendilerine yatırdıkları parayı korumak ve nemalandırabilmek için kefalet ve rehin gibi tedbirlere başvurmak zorundadır. Bunu yaptıktan sonra herhangi bir müşteri zimmetinde bulunan döviz borcunu zamanında vermeyip temerrüde düşerse alınan tedbirin gereği ne ise yapılacaktır. Temerriid süresi bir zaman alırsa borç, döviz olduğundan enflasyon söz konusu olmadığına göre mahkeme masrafı ile avukatlık masrafı hariç müşteriden bir şey alınmayacaktır. Yalnız Dar-Al-Mal İslâmi'nin değerlendirme kurulunun verdiği karara göre temerrüt süresince söz konusu olan borcun ait olduğu havuz kâr etmiş ve onda muattal para kalmamış ise mahrum kalman kârı müşteriden almak gerekir. Ancak elde edilen bilgiye göre. havuzda her zaman muattal para bulunmaktadır. Herhangi bir ticari iş yapılmak istense onu karşılayacak kadar para bulunur. Buna göre temerrüde düşen kimse, mahkeme masrafı ile avukatlık masrafı zimmetinde bulunan döviz borcundan başka bir şey kendisinden alınmayacaktır. Şayet alınacak olan para TL temerrüt sebebiyle meydana gelen zarar var ise tesbit edilecek ve mütemerrid olan kimse tarafından telafi edilmesi gerekir.
 
SORU: Ankara Sincan'daki arsalarımızı 1992 yılında Yapı Kooperatifine vadeli olarak satmış idik. Fakat kooperatif ödemelerini zamanında yapmadı ve büyük oranda gecikti. Taraflar kendi rızaları ile yeni bir ek sözleşme planı yaptılar. Bu iki sözleşmeyi inceliyerek kanaatinizin tarafımıza bildirilmesini arz ederim.
CEVAP: Her iki sözleşme gözden geçirildi ve yapılan işlemde dini bir mahzurun olmadığı anlaşıldı. Ancak bir husus üzerinde durmak gerekir. Şöyle ki, ikinci sözleşmeden anlaşıldığına göre vadesi geldiği halde ödenmeyen borcun miktarı 5.840.000.000 TL'dır. Bu borcun gecikmesi sebebiyle Türk Lirası enflasyon ve özellikle beş nisan kararları ile büyük çapta değer kaybetmiştir. Bunun için haklı olarak Emlak İnşaat ve Ticaret A.Ş'nin itibarı para olan Türk Lirası bizzat devlet tarafından değeri düşürülmesi neticesinde meydana gelen 3.000.000.000 TLlık zararın telafisini istemeye hakkı doğmuştur. Ancak meydana gelen zarar 3.000.000.000 TL olabileceği gibi daha az veya daha fazla da olabilir. Daha fazla veya tam 3 milyar olursa yapılan anlaşma meşrudur. Ama, zarar daha az olursa fazlasını almak doğru olmayacaktır. Binaenaleyh hakiki zararı tesbit etmek ve ona göre telafisini istemek gereklidir.
 
SORU: Teminat mektubu komisyonu girdiğimiz risk için değil, fakat aşağıdaki nedenlerden alınmaktadır: 1-Eleman hizmeti, 2-Telefon, telex haberleşme masrafları, 3-Bilgisayar, kağıt v.s. masraflar, 4-Teknik hizmet. Risk için ipotek, müşteri çek senedi ve belli bir yüzde dövizli rehin blokajı yapılmaktadır. Şifahi görüşmelerimiz sonrası rehin dövizin işlem kârı, rehin sahibine verilmektedir. Uygunluğunu tespitlerinize arz ederim.
CEVAP: Dar-Al-Mal İslâmi'nin (DMİ) Değerlendirme ve Denetleme Kurulu 26.05.1995 tarihinde toplandı. Bir kurumun müşterilerine verdiği teminat mektubu konusundaki sorulan inceledi ve şu kanâata varıldı: Bir kişi veya kuruluş, herhangi bir kimseye teminat mektubu verirse onun karşılığında ücret alamaz. Zira teminat mektubu vermek kefil olmak demektir. Kefalet ise bir yardımlaşma, bir teberru akdidir. Kefalet için ücret almak caiz değildir. Ancak, teminat mektubu verirken telefon, telex, haberleşme masrafları, bilgisayar, kağıt, eleman hizmeti ve teknik hizmetler karşılığında uygun bir ücret alınabilir.
 
SORU: Kurumumuz kullandıracağı fona teminat teşkil ettirmek üzere müşteride bulunan devlet iç borçlanma tahvilini teminat olarak alacaktır. Devletin borcuna karşılık vermiş olduğu tahvilin faizli olması hasebiyle teminat olarak almamızın mahzurlu olup olmadığı hususunda görüşünüzü bildirmenizi arz ederiz.
CEVAP: 22.09.1995 tarih ve 837 sayılı yazıyla ilgili: Devlet tahvili faizli bir muamele neticesinde kişiye verilen bir teminattan ibarettir. Zamanı gelince onu ibraz etmek suretiyle devlete verilen borcun miktarıyla beraber belirli faizi de alınır. Bunun için kurum, ancak kullandırılan fona teminat olarak faizini tasadduk etmek şartıyla müşteriden tahvil alınabilir.
 
SORU: Kurumumuzda hesap açtıran özel cari hesap müşterilerimizin cari hesaplarına yatırmış oldukları paralarına mevzuat gereği herhangi bir kâr tahakkuku yapılmamaktadır. Cari hesap bakiyeleri sürekli yüksek meblağlarda seyreden bazı müşterilerimiz, hesaplarına kâr tahakkuku yapılamadığı için iş yerlerinde kullanılmak üzere bilgisayar ve büro malzemesi gibi bazı araç ve gereçler ya da büro ve iş yerlerinin tadilatı ve tefrişatı için nakit yardım talebinde bulunmaktadırlar. Müşterilerimizin bu tür taleplerinin kurumumuzca karşılanmasında İslâmi açıdan herhangi bir sakınca olup olmadığının bildirilmesini rica ederim.
CEVAP: Özel cari hesabında yatırılan para, ödünç (Karzi hasen) olarak kabul edilmektedir. Mustakriz durumunda olan kurum tarafından pazarlıksız ve kendiliğinden para sahibine bazı araç ve gereçler hibe edilirse bir sakınca yoktur. Fakat pazarlık ve istek olursa bunun neticesinde bir şey kendisine ikram edilirse faiz şümulüne girmektedir. Ayrıca kurum böyle bir ikramı adet haline getirirse müşteri de bu maksatla parasını cari hesaba yatırırsa kendisi için faiz kabul edilir.
 
SORU: Bir firma kurumumuz aracılığıyla gemi almak istemektedir. Ancak, çoğunluk hissesi yabancı uyruklulara ait bir kuruluş olmamız hasebiyle Türk Ticaret Kanununun 823. maddesine göre normal şartlarda gemi alım satımı yapmaktayız. Cemiyi resmi belgelerle kurum mülkiyetine almadan alım satım yapıp yapanıacağımız hususunda değerlendirme kurulunuzun görüşünü bildirmesini rica ederim.
CEVAP: İslâm hukukuna göre, menkul olsun gayrimenkul olsun herhangi birşeyi satın almak için, belli bir semen üzerine anlaşma yapılıp, alıcı ile satıcının arasında akit (icap ve kabul) vaki olursa muamele sahih olur. Resmi belgelerin düzenlenmesi meselesi ise idari bir iştir. Yani söz konusu akit kanun muvacehesinde geçerli olmazsa da dinen geçerlidir. Yeter ki söz konusu olan geminin alış verişi tahakkuk etmiş olsun. Yani gemi sahibi "bu gemiyi şu kadar para mukabilinde size sattım" siz de "şu kadar para mukabilinde satın aldık" tarzında karşılıklı ifâdeleriniz meydana gelmiş ve ondan sonra da müşteri olacak olan kimse ile usulüne göre aranızda mubayaa akdi yapılmış olsun. Yalnız bu tip muamelenin kanuni bir sakıncası varsa, kurumunuzun böyle bir muameleye teşebbüs etmesi doğru olmayacaktır.
 
SORU: Kurumumuz satıcı firmalardan peşin bedelle satın aldığı emtiayı, vadeli olarak müşterisine satmaktadır. Satıcı firma kurumumuza sattığı mal ile ilgili olarak kurumumuz adına fatura ve irsaliye veya irsaliyeli fatura düzenlenmektedir. Sözü edilen bu belgelerde sattığı malın cinsi, evsafı, türü, birin miktarı ve toplam satış tutarı gibi malın adı, özellikleri ve maddi değeri belirtilmektedir. Cinsi, evsafı, özellikleri ve değeri bu belgelerle bilinen bir malı, görmeden satıcıdan alıp müşteriye, satıcının işyerinde, depoda teslim etmenin uygun olup olmadığı, cinsi, özellikleri, değeri, fatura ve irsaliyelerden bilinen emtiayı yurt dışındaki bir satıcıdan satın alıp, Türkiye'ye getirmeden bir başka ülkede müşterimize satmamızın uygun olup olmadığı konularında görüş bildirmenizi arz ederiz.
CEVAP: Cinsi, evsafı, türü ve miktarı belli menkul bir malı belli bir bedel mukabilinde satın aldıktan sonra İslâm hukukçularının çoğuna göre, onu başkasına satabilmek için önce onun teslim alınması gerekir. Şayet bu mal açıkta ise, müşterinin onu müşahade etmesiyle teslim almış oluyor. Açıkça değil kapalı bir yerde ise, onun anahtarını almakla teslim meydana gelir. Fakat Maliki mezhebine göre yiyecek maddeleri hariç, satın alınan şeyi teslim almadan da onu başkasına satmak caizdir. Ancak alimlerin çoğuna göre, alış veriş muamelelerini yürütmek daha uygundur.
 
SORU: Müşterilerimize vadeli mal satılmakta ve belirlenen vadelere göre senet alınmaktadır. Satışlar TL, USD ve DM havuzlarından yapılmaktadır. Müşteri bu para cinslerine göre borçlandırılmaktadır. Müşterilerimizden zaman zaman borcunu vadesinden önce ödeme talebi gelmektedir. Müşteri bu erken ödemesine karşılık kurumumuzun tenzilat yapmasını istemektedir. Belirtilen konuda kurumumuzca tenzilat yapılıp yapılmayacağı hususunda tereddüte düşülmüştür.
CEVAP: Vadesi gelmeden önce bir miktar indirim yapmak üzere borcu peşin olarak ödeme konusunda anlaşma yapmak. İslâm hukukçularının çoğuna göre caiz değildir. Ancak, kıymeti daha düşük ve borcun cinsinden olmayan başka bir şey ve para üzerinde anlaşma yaparak, onu peşin olarak ödemek caizdir. Meselâ borç 10.000 USD olursa kıymeti ondan daha düşük olan 14.000 DM üzere anlaşma yapılırsa ve aynı zamanda ödenirse bunda bir beis yoktur.
 
SORU: Kurumumuz personelinin sağlık hizmetleri doktor, hastane, ilaç ödemelerinin SİGORTA şirketine önceden yıllık pirim ödenmesi şartıyla özel sigorta şirketine "Sağlık Sigortası" yaptırılıp yaptıramayacağı konusunda görüşünüzün bildirilmesini arz ederiz.
CEVAP: Malum olduğu gibi başta İbn-i Abidin olmak üzere İslâm hukukçularının kahir ekseriyeti sigorta işlerine cevaz vermiyor. Çünkü neticesi belli olmadığından sonu da meçhuldür. Meselâ söz konusu kurum personelleri hasta olacaklar mı, olmayacaklar mı hasta olunca gider ne kadar olacak bilinmemekdir. Kanaatime göre de bu tür muamele caiz değildir.
 
SORU: Sizlere gönderdiğimiz ilgi (a) yazımız ile peşin satın alınacak altının, vadeli satışının yapılması konusunda görüş sorulmuştur. Cevaben alınan ilgi (b) yazınızda; peşin satın alınacak altının, vadeli satışının caiz olmadığı hakkında görüş bildirilmiştir. Kurumumuza müracaat eden bir müşteri vadeli altın satışı ile ilgili olarak bir İslâm hukukçusunun olumlu görüşünü bildiren yazılarını getirerek bir özel finans kurumunun vadeli olarak altın satın aldığını, kurumumuzun da kendisine vadeli altın satmasını talep etmektedir. Bilginizi ve konunun değerlendirilerek uygulamaya esas olmak üzere peşin satın alınan altın üzerine kâr koyarak vadeli satışı konusunda görüş bildirmenizi arz ederiz.
CEVAP: İslâm'ın birinci asrında iki çeşit para birimi vardı. Birincisi Dinar, ikincisi Dirhem'di. Dinar; altın, Dirhem ise gümüş cinsindendi. Bunlar piyasayı canlı tuttukları ve hayatın can damarlarından birisini oluşturdukları için, zekâta tâbi olan malın beş çeşidinden bir çeşidi kabul edilmiştir. Pırlanta ve inci gibi madeni eşyalar böyle bir rol oynamadıkları için kıymetleri ne kadar olursa olsun ticaret malı olmadıktan sonra zekâta tâbi tutulmamıştır. Adı geçen paranın en küçük birimi Dirhem'di. Daha küçük bir para birimi yoktu. Durum öyle olmakla beraber piyasada çok eşya vardı ki, değeri dirhemin değerinden çok düşüktü. Bu sebeple ahş-verişte sıkıntı çekiliyordu. Bunun için İslâm'ın ikinci asrında tunç ve bakır gibi madenî şeylerden fels namında küçük bir para birimi icat edildi. Değeri dirhemin altıda biriydi. Fels hakiki para olmadığı yani, yan ve destek para olduğundan söz konusu olan bu asırda ve sonraki asırlarda yaşayan İslâm hukukçularının çoğu "fels hem zekâta hem de faize tabii değildir" dediler. Yalnız İmam-ı Muhammed, İmam-ı Malik ve Şafii fakih-lerinden el Mahalli Velmükri ve Hanbeli âlimlerinden Abdulhattab gibi bazı muhakkıklara göre, fels revaç bulup, altın ve gümüş gibi kullanılırsa onların hükmüne geçer. Yani hem zekâta, hem de ribaya tabii olur. Buna göre altın altınla, gümüş gümüşle veya altın gümüşle mübadele edilecek olursa her iki bedelin peşin olmaları gerektiği gibi altın felsle veya gümüş fels ile mübadele edilirse her ikisinin peşin olmaları gerekir. Her ikisi veya birisi vadeli olursa caiz değildir.
Hanbeli mezhebinin meşhur âlimlerinden İbn-i Teymiyye'nin el-Feteva kitabının yirmi dokuz/c. dört yüz yetmiş/s. (Riyat Matbaası) şöyle diyor: "Telsin vade ile satılmasının cevazı hususunda meşhur bir ihtilâf vardır. Ebû Hanife ile Ahmet bin Hanbel ve Maliki'den gelen bir rivayete göre caiz değildir. İmam-ı Şafii ile İmam-ı Ebû Hanife'den gelen diğer bir rivayete göre, caizdir. En kuvvetli görüş fels de paradır ve vade ile satılması caiz değildir. Çünkü para, eşya almak için vasıtadır, ondan faydalanmak amaç değildir. Peşin olması ve teslim alınması da buna matuftur. Fels de para olduktan sonra vade ile satılmaz." Yukarıda yapılan açıklamada belirtildiği gibi fakihlerin ihtilâfı fels hakkındadır ve bu ihtilâf yeni değil, çok eskilere dayanır. Bugünkü kâğıt parada fels gibidir. O para da hakiki para değil, itibaridir. Yani onun hakkında cari olan ihtilâf, kağıt parada da caridir. Yalnız zaman eski zaman değildir. Çünkü altın ve gümüş kullanılmadığına ve kağıt para onun yerine geçtiğine yani, artık yan para sayılmadığma göre bu zamanda kağıt para hakkında böyle ihtilâfın cari olmaması gerekir? "Kağıt para altın ve gümüş gibi değildir" demek büyük bir hatadır.
Faîz kapısının açılmasına ve zekâtın ortadan kalkmasına vesiledir. Çünkü buna göre bir kimsenin elinde, meselâ 1 milyar dolar gibi killiyetli bir miktar bulunursa ticaret için olmadıktan sonra zekâtını vermeye mecbur olmadığı gibi ölçülen tartılan ve madudatı mutakaribe (büyüklük, küçüklük itibarı ile birbirine yakın sayı ile alınıp satılan yumurta gibi) kabilinden olmadığına göre faize tâbi değildir ki, böyle bir şey söylemek büyük bir vebaldir. Ayrıca asrımızda El-Mecmeü el Fıkhı el İslâmi ve büyük âlimler kurulu gibi ilmi heyetlerin "kağıt para ile altın ve gümüş para arasında fark yoktur. Her yönleri birdir. Onda hem zekât, hem de faiz ahkâmı caridir" diye karar vermişlerdir. Şunu da ilave etmek isterim: Kur'ân ve Sünnet'te hükmü açıklanmamış bir mesele hakkında verilen hüküm içtihadi olup kesin değildir. İctihad sahibi, meseleyi tekrar gözden geçirmek suretiyle içtihadından dönebileceği gibi zaman veya mekân sebebiyle o hükmün değişmesi de mümkün olabilir. Usulün meşhur bir kuralı vardır. "Zamanın değişmesi ile hükümler de değişir." Tabi bu hükümler nassa dayanmayan hükümlerdir. Zira nassa dayanan hükümler asla değişmezler.
İmamı Şafii Bağdat'ta iken çok içtihadlarda bulunmuştur. Mısır'a döndükten sonra tekrar onları gözden geçirdi ve birçok içtihadlardan geri dönüp ayrı bir içtihada varmışlar. Irak'taki içtihadına "Kavli Kadim" Mısır'daki içtihadına "Kavli Cedid" denilir. İmam-ı Azam'ın birçok mesele hakkında ayrı ayrı içtihadları olmuştur. Hem de çok zaman fakihler müctehidin verdiği içtihada ters fetva vermişlerdir. Meselâ İmam-ı Azam ücret mukabilinde Kur'ân-ı Kerim okutmak yani tâlim ücretini almak caiz değildir, demiştir. Fakat müteahhirin fukaha kendisine muhalefet ederek cevazına fetva vermiştir. Yine Hanefi mezhebine göre insanın vücudundan hiçbir surette istifâde edilemez. Oysa ki bu zamanda Hanefi fakihleri organ nakli, kan nakli caizdir, diye fetva verirler. Yine Şafii mezhebine göre birşeyi satın alabilmek için onu görmek şarttır. Buna göre tüpgaz, konserve ve ambalajlı eşyayı satın almak (içindeki gizli şeyi görmeden) caiz olmaması gerekir. Oysa ki bu zamanda Şafii'ler bu gibi şeyleri satın almaktadırlar.
Sonuç: İslâm'ın ikinci asrı ile sonraki asırların fakihlerinin bir çoğuna göre, altın ve gümüş olmayan fulus ve kağıt para hakiki para olmayıp itibari olduğuna göre zekâta hem de faize tâbi değildir. Fakat muhakkak ulemâya göre altın ve gümüş gibi revaçta olursa onların hükmündedir. Hem zekâta hem faize tabidir. Özellikle asrımızda altın ve gümüş para olarak tedavülden kalktığı ve yerine kağıt para geçtiği için, altın ve gümüşün hükmü ne ise onların hükmü de odur. Yani altın ve gümüş gibi zekâtları verilmesi lazımdır. Hem de faizin ahkâmı onda caridir. Kağıt para birbiriyle satılırsa cinsleri bir ise her ikisinin eşit ve peşin olması lazımdır. Cinsleri ayrı ise meselâ; Türk parası dolar ile satılırsa, eşit olması icap etmez fakat her ikisinin peşin olması gerekir. Yine altın ve kağıt para ile satılırsa eşit olmaları icap etmez. Fakat her ikisinin peşin olmaları gerekir. Tıpkı altın ve gümüş gibi. Kısaca altın ve gümüşün peşin olarak alınıp satılması caizdir, ama vadeli olarak alınıp satılması caiz değildir.
 
SORU: Kurumumuz 65.000 TL öz sermayesi ve mevduat sahiplerinin özel cari hesaba ve kâr zarara katılma hesabına yatırdıkları tasarruflarıyla fatura ile peşin mal satın alıp, fatura ile vadeli satış yapmaktadır. Alım ve satımı İslâm hükümlerine göre haram olan (alkollü içkiler, domuz gibi) emtianın alım ve satımını yapmamaktadır. Ancak, altın ticareti konusunda tereddütler hasıl olduğundan sizin görüşünüze ihtiyaç vardır. Kurumumuz satıcı olan bir kuyumcudan peşinpara ile külçe, has, işlenmiş veya hurda altını satın alıp hiçbir değişikliğe uğramadan üzerine belirli bir kâr koymak suretiyle bir kuyumcu müşterimize vadeli olarak satışının caiz olup olmadığı konusunda görüş bildirmenizi arz ederiz.
CEVAP: Kurumunuz ticari bir şirkettir. Mevcut kanunlara uygun olarak çalışmakla yükümlü olduğu gibi konumu itibariyle faizli muamelelere girmemekle de yükümlüdür. Bunun için İslâm'da alış veriş mubah olan emtiayı alıp satar. Bu alış veriş peşin olabildiği gibi, vadeli de olabilir. Ancak altın, dolar ve mark gibi şeylerin ticaretini yaparsa ; birbirleriyle satılan iki şeyin cinsleri bir olursa (Meselâ altın, altınla; dolar, dolarla) hem eşit, hem de peşin olmaları gerekir. Ama cinsleri ayrı olursa, meselâ; dolar altın ile mübadele edilirse, eşitlik meselesi söz konusu değilse de ikisinin de peşin olmaları gerekir. Bunun için peşin para ile altın satın alıp, belirli bir kâr koymak suretiyle vadeli olarak satmak caiz değildir.
 
SORU: Leasing işlemlerinde (Finansal Kiralama): 1-Malın sigortası müşteri tarafından yapılabilir mi? Herhangi bir hasar halinde kurum tazminat alabilir mi? 2-Mal telef olsa müşteriye ne satılabilir? Yukarıdaki suallere açıklık olmak üzere; 1- a) Mevzuatımızda malların sigortası, kiralayan olarak kurumumuzca yapılmaktadır. İlgili pirim v.s. kiracı tarafından kurumumuza ödenmelidir. b) Şayet sigorta, kiracı (müşteri) tarafından yapılmış olması halinde DAİN ve MÜRTEHİN sıfatı ile kurumumuza (kiralayan) devir ve ciro edilmektedir. Uygulamada (b) şıkkı daha kolay olagelmektedir. Yani sigorta şirketi tarafından yapılmakta, kurumumuza dain ve mür-tehin kaydı ile devir edilmiş olmaktadır. 2- Sözleşme süresinde hasar ve ziyandan kiracı sorumludur. Kira müddeti bitmeden ikamesi mümkün olmayan mallardan kıymetli bir malın zayi veya telef olması halinde ödenen sigorta miktarının karşılanmayan kısmı ile sınırlı olarak bu farkı kiracı finansal kiralama bedelleri ile ödemek zorundadır. Kurumumuzda müşteriye herhangi bir satış yapmayacaktır. Bu mevzuat ve uygulamalara göre nasıl bir yol takip etmemizin uygun olacağının bildirilmesini arz ederim.
CEVAP: Herhangi bir malı müşteri olacak olan kimseye belli bir süre için kiraya verip onun bitiminde kiracıya düşük bir fiyatla onu satma vaadinde bulunmaktadır. Aslında söz konusu olan malı kiraya vermek görüntüsü bulunsa da onu taksitle satıp onun mülkiyetini taksidin bitimine kadar elde tutmak, sonra alış veriş muamelesini gerçekleştirmektedir. Bu tip muamele A.B.D. de 1953 tarihinde ortaya çıkmıştır. 1966 tarihinde Fransa'da kanunlaşmıştır. İslâm hukukuna göre böyle bir muamelede verilen alış veriş vaadi mecburi tutulmayıp sadece kira akdi yapılırsa caizdir. Şart koşulursa caiz değeldir. Bir yönden leasing muamelesi bey'ul vefa'ya benzer.
Bey'ul vefa'nın anlamı şudur: Birisi ihtiyaca binaen ev ve tarla gibi bir malım başkasına belli bir fiyatla satıyor ve (bana verdiğin bedeli sana getirdiğim takdirde sen benim bu malımı bana geri vereceksin) diyor ve müşteri de kabulleniyor, halbuki alış verişin geçici ve koşulu olamaz. Ancak, Buhara âlimleri ihtiyaca binaen caiz görmüşler. Caizdir diyenlere göre hareket edilirse verilen vaad bağlayıcı mı, değil mi diye tartışmalıdır. Söz konusu olan bu muamelede mal kirada olduğu süre içerisinde mal sahibi kiracı değil, kiralayandır. Bunun için kiralayıcı olan kimsenin muhtemel mağdu-riyetini önlemek için sigorta parasını kiracıya ödetmek doğru değildir. Görüldüğü gibi hem leasing muamelesinde, hem bey'ul vefada birer alış veriş ve birer vaad bulunmaktadır.Ayrıca, bu mal kira süresi içerisinde telef olursa sigorta şirketinin vereceği tazminatı kiracıya değil kiralayana verilecektir ve böylece kiracı iki yönden mağdur olur. Hem kira bedeli alış veriş adına istinaden yüksek tutuluyor. Hem sigorta parasını yatırdığı halde tazminattan faydalanmıyor. Bunun için leasing meselesinde yapılacak olursa sigorta parasının miktarı hesaplanıp kira bedeline eklenmeli ve mal sahibi tarafından yapılmalıdır. Kira süresi içerisinde mal telef olursa veya ziyan meydana gelirse kiracının kusuru olmadıktan sonra sorumlu değildir. Ancak kullanırken böyle bir şey olursa sorumlu olur. Hem de mal telef olursa kiralayıcı onun benzerini yerine koyup yeniden kiraya vermek zorunda değildir. Binaenaleyh, bu olumsuzluklara bakılırsa bu muamelenin cevazı yönünde fetva verilse de onun yerine taksitle alış veriş yapılırsa daha uygun olur.
 
SORU: Bizden mal talep eden bir factoring firmasına vadeli olarak mal satıp satamayacağımız konusunda tereddüt hasıl olduğundan görüşünüz gerekmektedir.
CEVAP: Yazınızda söz edilen factoring firmasının serveti faiz ve meşru olmayan bir yol ile elde ediliyor ve yalnız çek ve senet kırmak suretiyle kazanç sağlıyor ise diğer faiz müesseseleri gibi onunla alış veriş yapmak caiz değildir. Yoksa meşru olan başka ticaret ve iş ile de uğraşıyor ise, karışık (helâl, haram) ta olsa onunla alış veriş yapmakta dinen bir sakınca yoktur.
 
SORU: Yazımız ekinde yer alan konular hakkında değerlendirmenize ihtiyaç duyulmuştur. Kurumumuzun söz konusu işleri yaptığı takdirde sistemimiz açısından mümkün olup olmadığı hakkındaki görüşlerinizi müdürlüğümüze yazılı olarak bildirmenizi saygılarımla arz ederim.
CEVAP: 1- Sermaye Piyasası İşlemleri: İslâm hukukuna göre menkul olsun veya gayrimenkul olsun herhangi bir şeyin tamamını satmak veya satın olmak caiz olduğu gibi. az olsun, çok olsun bir kısmını da (1 milyondan 1 hisse gibi) satın almak veya satmak da caizdir. Aslında borsada satılan şey senet değil senedin temsil ettiği hisse olduğuna göre yapılan işlem İslâm'ın kabul ettiği bir çizgi içerisinde yürütülür ise caizdir. Aksi takdirde, meselâ şarap fabrikasının veya faiz müesseseninin hisse senetlerinin satışı gibi olur ise caiz değildir. Bunun üzerine terettüp eden muameleler de tam onun gibidir. Meselâ; hisse senedini satın almak isteyenlere aracılık yapmak ve komisyonculuk yapmak ve hisse senetleri saklama hizmetini yapmak ve kasalara vermek ve hisse senetlerini alıp satmak ve bu yolla ticaret sağlamak gibi işlemler. Ama yukarıda belirttiğimiz gibi İslâm'ın getirdiği kuralları göz önünde bulundurmak gerekir. 2- Finansal Kiralama İşlemleri (Leasing).
 
SORU: Arabaya ihtiyacı olup, parası olmadığı için satın alamayan şahısa tüketim finansmanını kolaylaştırmak ve araba sahibi olmasını sağlamak gayesiyle peşin satın alacağımız altını bu şahsa vadeli satmak istiyoruz. Ekte bu satışın nasıl olacağı işlem sırasıyla anlatılmıştır. Buna göre, şahıs peşin olarak araba satın alabilmesi için biz kendisine vadeli olarak altın satabilir miyiz?
CEVAP: Maksat ne olursa olsun altın, gümüş ve başka paranın vade ile satılması ve bu yolla kazanç sağlanması caiz değildir. Zira bu hususta Peygamber (sa.)'in sahih hadîsi vardır ve 4 mezhep de bu hususta ittifak etmişlerdir.
 
SORU: Kurumumuzun sahip olduğu nakit paraya karşılık Merkez Bankasında belirli oranda blokajda nakit para tutma mecburiyeti vardır, tutulan bu para ticarette kullanılmadığı için kârı da olmamaktadır. Diğer bankalar bu blokaj için Merkez Bankasına "Gelir Ortaklığı Senedi" veya "Devlet İç Borçlanma Tahvili" vermektedirler. Kurumumuz da ekte izah edildiği şekilde, bu senet ve tahvili vadesinden önce ucuza satın alıp, Merkez Bankasına blokaja vermek, orada tutmak zorunda kaldığı nakit parayı da ticarette kullanıp kâr elde etmek istiyor. Bu konuda görüş bildirmenizi arz ederim.
CEVAP: Faizli muamelelerin şümulüne giren Devlet Tahvili ve gelir ortaklığı senetlerini alıp satmak caiz değildir. Ancak, sorulan soruda bir husus vardır. Onun üzerinde durmak gerekir. Şöyle ki: Merkez Bankası cebri olarak iki şeyden birini tercih etmenizi istiyor. Ya belirli bir oranda, külliyetli bir miktar nakit parayı blokajda tutacaksınız, ya da ona tekabül eden Devlet Tahvili veya gelir ortaklığı senedini düşük bir fiyatla satın alacaksınız. Yani bunlardan birini yapmak zorundasınız. Nakit parayı blokajda tuttuğunuz takdirde zamanla paranız enflasyon sebebiyle eriyip gidecektir. Dolayısıyle hem kurum hem de mudiler zarar edecektir. Bunun için ikinci şıkkı yapmak zorunda kalırsınız. Mecburiyet tahtında kalınca, onu yaptığınızdan dini bir sakınca görmüyorum. Ancak senedin veya tahvilin vadesi gelince nominal değeri ile sadece Merkez Bankasına satıldığında ana paranız da enflasyon sebebi ile meydana gelen zararı telafi eden miktar kuruma bırakılacak, artanı faiz olduğu için fakirlere veya hayır müesseselerine verilecektir.
 
SORU: Bilindiği üzere müşterilerimiz tarafından vadeli açılan Türk Lirası ve yabancı para kâr - zarar (K/Z) hesaplarının, ancak vade sonuna kadar kalması halimle kârı verilmekte, aksi halde Hazine Müsteşarlığı tebliği gereği vadesinden önce çekilen fon payı (V.Ö.Ç.P.) hesabına alınmaktadır. Ayrıca K/Z hesabı sahiplerine kâr dağıtımı önceden yapıldığından (Tahakkuk esasına göre) muhtelif zararlar ve karışıklıklar olarak dağıtılan kârın bir bölümü provizyon hesaplarına alınmaktadır. Bu çerçevede gerek V.Ö.Ç.P. gerekse provizyon hesaplarından bir havuzun, biriken fonu diğer havuzlar için kullanılabilir mi? Bu konuda mütâlâanızın verilmesi için bilgilerinizi ve gereğini arz ederiz.
CEVAP: Vadesinden önce çekilen paranın kârı, paranın çekilmesine müsaade edildiğine göre mudi ile kurum arasında normal olarak yapılan anlaşmaya göre paylaşılması gerekir. İlgili yazınızdan anlaşıldığına göre kanun buna müsaade etmez ise, havuzlar arasında dağıtımın uygulanması kurumun tasarrufuna kalmıştır. Kâr ve zarar hesabı tahukkuk ettikten sonra ileride oluşacak muhtemel zararı telafi etmek için kârın bir kısmını provizyon hesabına almak caiz değildir. Ama kanuni bir zorlama var ise o provizyon hesabına alınmış olan para, ne şu havuzun, ne bu havuzun hakkı olmadığına göre havuzlar arasındaki değişiklik önemli değildir. İmkanı varsa her iki havuzda toplanan fon esas sahiplerine iade edilmesi gereği, tesbiti mümkün değilse fakirlere dağıtılması lazımdır.
 
SORU: Fatura temin edilmeyen 2. el araba, mesleki cihaz, malzeme ve ev eşyalarına ihtiyacı olan dar gelirli tüketiciler, mali imkanları yeterli olmadığı için satın alamamaktadırlar. Kurumumuz bu şahısların ihtiyaçları olan bu tür eşyalara sahip olmalarını sağlamayı ve tüketim finansmanını kolaylaştırmayı hedeflemektedir. Bu gaye ile peşin olarak satın alacağımız altın, tüketici şahıs tarafından yine peşin olarak satışının yapılması için Kurumumuz kendisine vekalet verecektir. Kurumumuz sözlü olarak verdiği vekaletle tüketici şahısa; "Kurumumuz adına bu altını al, peşin olarak sat ve o para ile bu eşyayı kurumumuza olan borcunu vadeli olarak ödeyeceksin" diyecektir. Buna göre, tüketici şahıs, ihtiyacı olanı peşin olarak satın alabilmesi için kurumumuz vekaletle verdiği altını namımıza peşin olarak satacaktır. Elde edeceği bu parayı satın almak istediği eşyanın satıcısına ödeyecektir. Sonuç olarak kurumumuz yürürlükteki kuruluş ana faaliyet mevzuatının 4. Md. 2.10 ile kıymetli madenlerin alım satımında bulunma iznine sahiptir. Ayrıca hazine müsteşarlığı kurumumuza altın satım yetkisini vermiş bulunmaktadır. Bu yetkiler gereği kurumumuz müşteriyi altın üzerinden borçlandıracaktır. Uygulama da haliyle bir müşteri ihtiyacı olan eşya, araç ya da cihaza sahip olmak için vadeli olarak almış olduğu altını peşin satarak ihtiyacı olan kaynağa kavuşacaktır. Belirtilen konularda görüşlerinizi bildirmenizi arz ederiz.
CEVAP: Sorunuzda yaptığımız açıklamaya göre ikinci el araba, cihaz ve ev eşyasına ihtiyacı olan dar gelirlilerin ihtiyacını karşılamak amacıyla önce altın peşin satın alınacak sonra müşteri olacak kimseye o altını peşin satmakta ve parası ile muhtaç olduğu cihaz ve metaı satın alması için vekalet verilecektir. Kurum bu metaı mülkiyetine geçirdikten sonra, yeniden bir araya gelerek murabaha usulü ile kendisine satacaktır. Durum böyle olunca, bu muamelede pek sakınca görülmüyor. Yalnız bu işlemde menfi sonuçlar doğmaktadır. Şöyle ki;
1-Yapılan bu murabaha teamülünden sonra ortaya altın kalmadığı, peşin olarak satışı yapıldığı halde bu müşteriyi altın ile borçlandırmanız söz konusudur. Bu da pek uygun bir işlem değildir. Özellikle yüzlerce müşteri ile böyle esası olmayan işlemi yapmak, bilhassa kurumun çalışma sistemine uygun düşmeyecektir. Böylece kurumun lekelenmesine vesile olacaktır.
2-Müşteri olacak kimse söz konusu altını teslim aldıktan sonra gerçekten onu peşin satacak mı? Ve onun parası ile kuruma vekaleten, belirlenen cihazı satın alır mı? Bu hususlarda tereddütler vardır. Hatta birçok kimse nakit para almak için böyle bir muamele yebaşvurabilir. Ayrıca yüzlerce müşteri olur ise bunların kontrolü mümkün değildir.
3-Bu işlemler sebebiyle, insanlar "sizin kurumunuz altını vade ile satıyor" diyebilecektir. Çünkü satış faturası üzerinde altının müşteriye vadeli satışı gözükecektir. Ayrıca bazı kurumlar altını vade ile satıyordu, bilahare onların yetkilileri bu hususta bizim mütâlâamızı istediler. Biz de altının vadeli satışının caiz olmayacağını ifâde ettik. Onlar da bize inandıkları için vadeli altın satışını terk ettiler. Şimdi buna rağmen kurumunuzun vadeli altın satışı yapmaya başlaması uygun olmayacaktır.
 
SORU: Şubemiz müşterisi 1 yıl vadeli mal satışı yapmış ve buna karşılık senet almıştır. Satış işleminden itibaren 3 ay geçmiştir. Şimdi müşteri vade sonuna beklemeden 9 ay önceden borcunu ödemek istiyor. Bu erken ödemeye karşılık ise; 3 aylık kârın alınmasını teklif etmektedir. Buna göre; vadeli satılan maldan doğan borcun, vadesi gelmeden, müşterinin ödemek istemesi halinde; anaparayı tam aldıktan sonra, sadece geçen süreyi takabül eden kârın alınıp, kalan süreye bağlı kârın müşteriden alınmaması konusunda görüşünüze ihtiyaç vardır. Bu hususta görüşlerinizi bildirmenizi arz ederiz.
CEVAP: İlgi (a) yazınızda belirttiğiniz müşterinin borcunu erken ödemesi halinde tenzilat yapılıp yapılmayacağı konusundaki benzer ilgi (b) yazınıza ilgi (c) yazımız ile cevap verilmiştir. Ancak ilgi yazımızda verdiğimiz görüşü biraz açıklamayı ve murabaha ile ilgili olan özel bir fetvayı nakletmek istiyorum. Şöyle ki; borç murabaha ile değil, başka bir yöntem ile meydana gelmiş ise iki şıktır:
1-Borçlu olan kimse bir şey söylemeden, pazarlık yapmadan borcunu ödemeye kalkışırsa alacaklı kişi yada kurum tenzilat yapabilir. Bunda bir beis yoktur, hiçbir taraf mesul değildir.
2-Murabaha dışındaki muamelelerle, alacaklı ile borçlu olan kimse borcunu vadesinden önce kapatmak ve borçtan indirim yapmak hususunda anlaşma yaparlar ise İbn-i Teymiye ve İbn-i Kayyım El Cevziye gibi zevatlara göre caiz de. olsa âlimlerin çoğuna göre caiz değildir. Şayet Murabaha yoluyla borç tahakkuk etmişse, yapılan akitte alış veriş vadeli olduğundan fiyatta meydana gelen fark zamandan kaynaklandığından zaman dilimlerine göre ayarlanmış oluyor. Vadesinden önce kapanması istenen borç, geçen zaman ve gelecek zaman dilimlerine bölünmelidir. Bu zaman dilimlerine tekabül eden kâr miktarı hesaplanmalıdır. Geçen zaman dilimine düşen kâr payı alınmalı ve gelecek zamana ait olan kâr ise tenzilat yapılmalıdır. Meselâ; kurum bir malı peşin fiyat ile 10'a satın alsa. ve 10 ay vade ile 20'ye murabaha usulüyle birisine satsa, 5 ay geçtikten sonra borçlu olan şahıs, borcunu kapatmak isterse 15 vermek üzere anlaşma yapmak caizdir.
 
SORU: Kurumumuz tarafından verilen teminat mektuplarından alınmakta olan masraf karşılıklarının, personel giderlerindeki artış, telefon ve faks giderleri ve matbaaanın basım giderlerindeki artış dolayısıyla arttırılması düşünülmektedir. Ancak müşterilerimizin mektubun meblağı oranında bundan fayda sağladığı ve mektubun tazmin olması (nakte çevrilmesi) durumunda kurumumuzun katlanmak zorunda kaldığı maliyet alınarak tespit edilmesi daha adil olacaktır. Bu çerçevede alınması teklif edilen masraf karşılıkları aşağıdadır. Günün şartlarına göre tarifenin yeniden belirlenmesi Ticaret ve Finansman Müdürlüğünün yetkisinde olacaktır. Konunun incelenmesi hususunu bilgilerinize arz ederim.
CEVAP: Kefaleti içeren teminat mektubunu vermek islâm hukukuna göre caizdir ve aynı zamanda büyük bir hizmettir. Ancak kefalet bir iyilik, bir teberru akdi olduğundan onun mukabilinde ücret almak caiz değildir. Daha önce bu husus için mütalaamızı bildirmiştik. Yalnız teminat mektubu için yapılan telefon ve fax gibi şeylerin masraflarını ve yazılan yazının ücretini almak caizdir. Yani kefalet için ücret almak caiz değildir; kefalet için yapılan masraf ve verilen hizmetin ücretini almanın caiz olduğu bilgilerinize sunulur.
 
SORU: Murabaha hakkında bilgi verir misiniz?
CEVAP: Malum olduğu üzere birçok batı ülkesinde olduğu gibi bazı İslâm ülkelerinde de Özel Finans Kurumları kurulmuştur. Bunda hem devletin hem de inanan kesimin çok faydası vardır.
1-Faiz gibi İslâm'ın kabul etmediği muamelelerin dışında her çeşit bankacılık işlerini yürütüp inanan kesimin inançları istikametinde hizmet vermek,
2-Faize bulaşmadan vatandaşın kullanmadığı, evde tuttuğu paralarını piyasaya çekip onları değerlendirerek nema sağlamak ve bu yol ile hem para sahiplerine, hem bu kurumlara hem de vatana faide temin etmek,
3-Vatandaşların, muhtaç oldukları emtia ve eşyayı bu yolla temin etmektir. Aslında bu özel fınans kurumları bankacılık işlerini yürütmekle beraber müdarebe, muşareke, tarım, leasing ve murabaha gibi çeşitli ticaret işlemlerini yürütebiliyorlar. Fakat murabaha işleri yürütülürken malesef birçok zaman murabaha kurallarına riayet edilmediği için vebale giriliyor ve menfi propagandaya sebebiyet veriyor. Vatandaş faize ve gayri meşru işe girmemek için bu kurumlara başvurup onları tercih ediyor. Binaenaleyh murabaha kurallarına riâyet etmek için aşağıdaki hususlara dikkat etmek gerekir.
Birincisi; müşteri olacak kimsenin vaki olan talebine, müsbet bakılırsa onunla kurum arasında sözleşme yapıp, gerekli olan evrakı tanzim etmek.
İkincisi; müşterinin istekli olduğu metaı kurum tarafından satın alınması ve kabzedilmesidir. Şayet bu meta uzak bir yerde olup kabzedilmesi çok zor ise müşteri olacak kimseye yazılı bir vekalet vermek suretiyle müşterinin önce bu meta'ı kurum için alması ve kabzetmesidir.
Üçüncüsü; bundan sonra da kurum ile müşteri arasında murabaha alış verişini yapıp yazılı murabaha akdini her iki tarafın imzalaması, yani kurum sözkonusu olan meta'ı satın alıp asalet ve vekalet yoluyla kabzetmeden ve bilahare kurum ile müşteri murabaha akdini yapmadan sadece sözleşme le geçiştirmek doğru değildir ve büyük bir vebaldir.
Dördüncüsü; meşru olmayan muamelelerden sakınmaktır. Namaz ve hac gibi ibâdetlerin sıhhat ve fesat şartlarını farz ve yasaklarını bilmek gerekli olduğu gibi alış veriş şartlarının sıhhat ve fesat şartlarım da bilmek gerekir. Yukarıda yazılan bu hususları ihmal etmemek bizim görevimizdir. Mudarebe ve murabaha gibi yapılan ticari işlemler için alıcı ile satıcıdan herhangi birisinin zarara uğramaması amacıyla meşru bazı tedbirler alınabilir.
Hicretin ikinci asrında İslâm hukukçuları altın ve gümüş olmayan ve fulüs adını taşıyan para biriminin enflasyon sebebiyle meydana gelen zararın telafisi için münâkaşa yapmışlardır. Ebû Yusuf gibi ünlü bir müctehid altını esas olarak kabul edip meydana gelen zararın telafisi gerekir diye hükmetmiştir. Müftabih de onun sözüdür. Bizim kanaatimize göre bu zamanda toptan eşya fiyatları endeksindeki artışın esas alınması çok uygundur. Meydana gelen zararın telafisi için sözünü ettiğimiz cezai şartın sözleşmeye konulmasında sakınca görmekteyiz.
 
SORU: Kurumumuzun eski çalışanlarından birisinin temettü için hak talep etme iddiası ile ilgili müracaat ediyor. "Temettü" esasen müktesep hak olmayıp, yetkililerce ve tasvip edildiği taktirde kurumun mevcut çalışanlarına teşvik olarak verebileceği bir ikramiyedir. Yani kurumun her sene ve herkese mutlaka temettü verme mecburiyeti söz konusu olmayıp, yönetim kurulunun atıfetidir. Bu hususta, değerli mütâlâalarınızı rica ederiz.
CEVAP: Bir kurum yetkilisi çalıştırmak üzere kuruma aldığı elemanla sözlü veya yazılı olarak, sana "Ayda şu kadar, yılda şu kadar temettü ikramiyesi vereceğiz" şeklinde bir akit yapmışsa, söz konusu olan eleman hem aylığı, hem temettü ikramiyesini hak eder. Durum öyle değil de, yetkili "yönetim kurulu uygun gördüğü takdirde temettü ikramiyesini de verebiliriz" şeklinde konuşmuş ise, o zaman temettü, hiç kimse için mükteseb hak olamaz ve iş yönetim kurulunun atıfetine kalır.
 
SORU: Kurumumuz alım ve satımı İslâm'i hükümlerine göre haram olan (alkollü içkiler, domuz gibi) emtianın alım ve satımını yapmamaktadır. Ancak, altın ticareti konusunda tereddütler hasıl olduğundan görüşünüze ihtiyaç vardır. Kurumumuz bir kuyumcudan peşin para ile külçe, has, işlenmiş veya hurda altını satın alıp, aynı cins ve miktar bu altını olduğu gibi hiçbir değişikliğe uğramadan üzerine belirli bir kâr koymak suretiyle bir kuyumcu müşterimize vadeli olarak satışının caiz olup olmadığı konusunda görüş bildirmenizi arz ederim.
CEVAP: Kurumunuz mevcut kanunlara uygun olarak çalışmakla yükümlü olduğu gibi, konumu itibariyle faizli muamelelere girmemekle de yükümlüdür. Bunun için İslâm'da alış verişi mubah olan emtiayı alıp satar. Bu alış veriş peşin olabildiği gibi, vadeli de olabilir. Ancak altın, dolar ve mark gibi şeylerin ticaretini yaparsa; birbirleriyle satılan iki şeyin cinsleri bir olursa (meselâ altın, altınla; dolar, dolarla) hem eşit, hem de peşin olmaları gerekir. Ama cinsleri ayrı olursa meselâ; dolar altın ile mübadele edilirse, eşitlik meselesi söz konusu değilse de her ikisinin de peşin olmaları gerekir. Bunun, için altım peşin para ile satın alıp, belirli bir kâr koymak suretiyle vadeli olarak satmak caiz değildir.
 
SORU: Faiz ekonominin esaslı bir rüknü müdür? Faizsiz ekonomi mümkün müdür? Faizsiz bir ekonomik yapı teşkili için, sistem bazında hangi şartlar gereklidir?
CEVAP: Ekonomi kelimesi aslında Fransızca olup, sonradan Türkçe'ye alınmış bir kelimedir. Servetin oluşmasını, birikimini, dağılımını konu alan bir ilimdir. Bundan anlaşılıyor ki: Ekonomi, hayatın önemli bir parçasıdır. Ekonomi olmazsa sosyal hayat da olamaz. Bir ailenin veya bir toplumun ekonomik durumu bozuk olursa, onun refah ve mutluluğundan söz edilemez. Ekonominin dört ana kaynağı vardır. Bunlar; tarım, ticaret, sanat ve mülkiyettir. Her zamanda bunlar, fert ve cemiyetlerin yaşaması için, ana unsur olarak devam edegelmiştir. Bunlar olmazsa yaşam da olmaz. Ekonomiyi bir arabaya benzetirsek, fınans onun yakıtı olacaktır. Ekonominin yürümesi ancak finansla mümkündür. Tarım işini yürütebilmek için tarla, traktör, biçerdöğer, tohum ve gübre gibi şeyler lazımdır. Bunların temini ise, finansa dayanır. Ticaret ve sanat için mal, araç-gereç, alet-edevat gereklidir. O da fînansa bağlıdır. Demek oluyor ki: Hayat için gerekli olan çok şeyin zemini finans ve sermayedir. O halde finans nasıl elde edilecektir? Finans temini için çeşitli yollar vardır.
Ezcümle: Mudaraba, murabaha, müşareke (ortaklık), faiz, zekât, karz-ı hasen (faizsiz ödünç) ve hibe gibi yollardır. Faiz, cahiliyet devrinde yaygın olduğu gibi, asrımızda da yaygındır. Ancak İslâm dini bu yolu kapatıp, gayr-ı meşru sayıyor. Faiz, hayat için gerekli olup ekonominin rüknü olsaydı, tarih boyunca faize dayanmayan ve hatta ona hiç yer vermeyen devlet ve milletlerin ayakta durmasının, müreffeh bir hayat geçirmesinin mümkün olmaması gerekirdi. Oysa ki durum öyle olmamıştır. Faizden uzak, refah içinde, mutluluklar görmüş ve altın asırlar yaşamış nice millet ve devletler olmuştur. Öte yandan, insanı yaratan Allah-ü Teâlâ onun maslahat ve faydasının nerede olduğunu daha iyi bilir. Faizde fayda ve maslahat olsaydı onu yasaklamaz, bilakis emrederdi. Faizsiz ekonomik yapının oluşabilmesi için bir tek şart vardır. O da faiz sisteminin değişmesidir. Bunun esası da Peygamber (sa.)'in yaptığı gibi, sermayenin sahiplerine faizsiz olarak geri verilmesidir.
 
SORU: Faizsiz bir toplum yapısında sermaye birikimi ve kredi alma-verme hâdisesi nasıl gerçekleşir?
CEVAP: Yüce İslâm dini sermaye birikimi ve finansın temini için birkaç yol açmıştır:
1- KARZ-I HASEN: Karşılıksız ödünçtür. İslâmın ruhu, bir cemiyete hâkim olduğu takdirde, o cemiyet mensubunun muhtaç olduğu finansı, karz-ı hasen yolu ile bir fertten temin etmesi mümkün olduğu gibi, devletten de temin etmesi mümkündür. İslâm dini, karz-ı hasen müessesesi üzerinde çok durmuş, böyle bir amelin mükafatının çok büyük olacağını vadetmiş, hatta şiddetli ihtiyaç olursa onu gerekli kılmıştır. Cenabı Allah şöyle buyuruyor: "Kim Allah'a karz-ı hasen verir?" Peygamber (sa.) de şöyle buyuruyor: "Bir kimse müslüman kardeşinin sıkıntısını giderirse, Allah da ona mukabil kıyamet gününün kederlerinden birini giderir."
2-MUDARABA: Yani sermaye birinden, emek diğerinden olmak üzere ortaklaşarak yapılan ticarettir. Mudaraba. faizli muameleden farklıdır. Zira faiz mukabilinde para alan kimse, yaptığı işte muvaffak olsun olmasın, kazansın kazanmasın mutlaka aldığı paranın faizini vermek zorundadır. Mudarabada ise durum öyle değildir. Onda mudarıb olan kimse aldığı sermayeyi kullanıp ticaret yapacaktır. Kazanç sağlanırsa bölüşecektir, ama kazanç elde edilmezse sermayeden başka bir şey sermayeciye verilmeyecektir.
3-MURABAHA: Yani satılık metam maliyetiyle masrafını beyân etmekle beraber, kazancı da ekleyip o yekûn üzerinden onu satmaktır. Tüccarın veya sanayicinin muhtaç olduğu emtia, alet ve edevatı murabaha yoluyla temin etmesi mümkündür. Son zamanlarda Türkiye" de ve birçok ülkede faizsiz kâr ve zarar ortaklığına dayalı kurulmuş olan finans kurumları böylesi murabaha alış verişini yapmaktadır. Sermayesi yeterli olmayan kimse için böylelikle faizsiz bir imkân doğmuştur. Meselâ, bir kimse bir otobüs satın almak istese, bu kurumlardan birisine başvurmak suretiyle usulüne göre vadeli olarak istediği otobüsü satın alabilir. İstediği otobüs tipi ülkemizde yoksa bile dışarıdan kendisi için satın alınıp, bilahare murabaha suretiyle vadeli bir şekilde kendisine devredilebilmektedir. Görüldüğü gibi insaf dairesinde murabaha yolu ile faiz muamelesine girmeden ticaret hayatına atılmak, ya da kurulu işi genişletmek mümkündür. Osmanlılar zamanında "muamele'' namı altında murabaha alışverişi yaygın ve revaçta idi.
4-ŞİRKET: Ortaklık kurmaktır. Malum olduğu üzere insan gücü sınırlıdır. Her şeyi tek başına yapamaz. Yeteneklidir fakat maddi durumu müsait değildir. Elinde sermayesi yoktur veya sermayesi vardır ama onu çalıştıracak niteliğe sahip değildir veya muhtaçtır. Bu sebeple başka kimselerle ortaklık yapmaya mecbur kalır. Bir fabrikanın kurulması söz konusu olduğunda birkaç kişi biraraya gelir, anlaşmaya göre herkes bir miktar para yatırır. Meydana gelen sermayeile arzu ettikleri gibi bir fabrika kurup çalıştırabilirler. Ortak, fert olabileceği gibi devlet de olabilir. Bilindiği gibi şirketlerin hür dünyada büyük rolleri vardır.
5- ZEKAT: Durumu müsait olmayan kimseler için çok önemli bir kaynaktır. Özellikle vergiye benzer surette devlet eli gibi, bir el ile toplanıp, adaletle muhtaç olan kimselere dağıtılırsa kısa bir zaman içinde hemen hemen fakir ve muhtaç kimse kalmaz. Özellikle Şafii mezhebine göre durum çok değişiktir. Bu mezhebe göre fakir ve miskin olan kimsenin zekâttan alacağı hisse az değildir. Meselâ saatçi, marangoz ve demirci gibi kimseler sanat mesleklerini yürütebilmeleri için ne kadar sermaye ihtiyaçları varsa, o kadar zekât alabilirler. Onun için zekât, muhtaç durumda olan kişilerin fınansı için büyük bir kaynak teşkil etmektedir. Zekât az değil, büyük bir yekûndur. Toprak mahsullerinin zekâtı, onda birdir. Ticaret malı, altın, gümüş ve kağıt para zekâtı, kırkta birdir. Ayrıca deve, sığır ve davarların da zekâtı vardır. İster devlet, isterse kurum ve fertlerin muamelelerine girmesi neticesinde omuzlarına yüklenen ağır yük, gayet açık ve bellidir. Bugün nice devlet var ki, aldığı faizli borcun altında çöküp inlemekte, onun faizinin faizi mantar gibi gelişmekte ve geleceklerini ödemektedirler. Bugün dünya üzerinde birçok ülke buna bariz birer misaldir. Bu ülkelerde çekilen sıkıntı ve ızdırabın en büyük faktörlerinin başında bu faiz borcu gelmektedir.
 
SORU: Mütemerrid ne demektir ?
CEVAP: İmkânı olduğu halde zimmetinde bulunan borcu vermekten imtina eden kimsedir. Fıkıh ıstılahında buna mumatıl, yaptığı işe de mumatele denir. Mumatele hakkında birçok hadis vârid olmuştur. Ezcümle; “Varlıklı olan kimsenin imkânı olduğu halde zamanında borcunu vermeyip tehir etmesi zulümdür (Buhâri Müslim)”. “Varlıklı olan kimsenin zimmetindeki borcu erteleyip, temerrüd etmesi, zulümdür. Irzını (haysiyet ve şerefini) ve cezalandırılmasını mubah kılar” (Buhâri-Müslim-Ebû Davud-Nesai-İbn-i Mâce). Temerrüd edip zimmetindeki borcu vermemek büyük günahlardandır. Bunu yapan kimse fâsıktır, başkasının malını gaspetmek gibidir. Kurtubi diyor ki: "Irzını mubah kılmaktan maksad, o kişiyi kınamaktır. Cezalandırmaktan maksat da onu hapsetmektir." Sanâni, "SübüPüs-Selâm" isimli kitabında: “Irz ve cezasını mubah kılmaktan maksat; malına haciz konması ve hakimin, borçlunun malını satıp borcunu kapatmasıdır” diyor.
İbn-i Mübarek diyor ki: “Irzını mubah kılmaktan maksat; ona karşı sert davranmak, cezalandırmaktan maksat; onu hapsetmektir.” Diğer bazı âlimlere göre ise: “Irzını mubah kılmaktan maksat, onun aleyhinde bulunmak ve onu teşhir etmektir.” Bilindiği gibi kati, riddet, zina, kazf, içki içmek, hırsızlık yapmak, gibi idam veya hapis gerektiren suçların belli cezaları vardır. Bu hususta hiç kimse tasarruf etme ve başka ceza belirleme yetkisine sahip değildir. İslâm hukukuna göre cezası ne ise, onu uygulamak lazımdır. Ama diğer suçların cezasını ise, İslâm dini devlet başkanına veya şûra meclisine ve hakimlerine bırakmıştır. Bu ceza hapis olabileceği gibi sürgün de, kamçılamak da olabilir. Ama malî ceza uygulaması hakkında ihtilâf vardır. Cumhura göre, mali ceza yoktur. Bir kavle göre de vardır. Ebû Yusuf tan gelen bir rivayete göre de ceza olarak suçlunun malını almak caizdir. Bu rivayeti nakledenler diyorlar ki: “Malını almaktan maksat, tevbe etmesi için malını bir süre hapsetmek, tevbe ettiğinde kendisine iade etmek, tevbe etmezse mesalih-i ammeye harcamaktır” (İbn-i Abidin c.s.).
İbn-i Kayyum'ül-Cevziye "Et-Turuk'ül-Hakime" isimli kitabının 266. sayfasında şöyle diyor: “Malik, Ahmet ve Şafii'nin bir görüşüne göre, mâli cezanın bazı yerlerde verilmesi caizdir.” Yukarıdan anlaşıldığına göre kadim fakihlerimiz temerrüd sebebiyle mağdur olan alacaklının zararını telafi etmek hususunda müspet veya menfi bir mütâlâa serdetmedikleri gibi, malî cezasının verilmesinin cevazına dair birçok hadîsler mevcut olduğu halde pek taraftar olmamışlardır. Bu çekingenliğinin sebebinin bu hususta sınırın aşılması endişesinden kaynaklandığını zannediyorum. Bütün bu hadîsler, malî cezanın İslâm'da mevcut olduğunu ifâde ediyorlar. Malî ceza olduktan sonra, alınan malın zarar görmüş alacaklıya verilmesi gerekir ve bu faiz değildir, belki zarar gören kimsenin zararını telafi etmektir.
 
SORU: Permi, plaka, hava parası, icat, telif ücreti hakkında bilgi verir misiniz?
CEVAP: Birçok kimse telefon, permi ve plaka hakkı gibi maddi olmayan şeylerin haklarını bir bedel mukabilinde başkasına satmanın veya kiraya vermenin caiz olup olmadığını soruyor. Bunun için bu meselenin mâhiyetini açıklamak istiyorum: Malum olduğu üzere alışverişin hayatta önemli bir yeri vardır. Tarih boyunca insanoğlu bununla meşgul olmuştur. Alışveriş yapmayan normal bir insan tasavvur edilemez. Bunun için hem ilâhî, hem de beşeri kanunlar hiçbir zaman onu ihmal etmemiş, bu muamele nasıl uygulanacak? Neleri caizdir veya değildir? Hangisi faydalı, hangisi zararlıdır? diye üzerinde durup açıklamışlardır. Şüphesiz ilâhi kanun, bütün mahlukat ile beraber, beşeri de yaratan Allah'tan gelmiştir. Bu zamanda devlet resmen onu uygulamazsa da, her müslüman kendi yaşantısında, evinde, ticaretinde, çarşı pazarında uygulayabilir ve uygulamak zorundadır. Bunun için müslüman olan kimse alışverişin usul ve kurallarını, şart ve rükünlerini öğrenmekle mükelleftir. Çok uzun olacağı için şimdilik bunların izahına girmeyeceğiz.
Yalnız konumuzla ilgili olarak mebiin (satılan şeyin) şartlarını kısaca beyân etmek istiyorum:
1- Mal olmalı, malın çeşitli tarifleri vardır: -Maddi bir değere sahip olan şeydir. -Arzu edildiği takdirde saklanması mümkün olan maddedir. -Yaratılış itibariyle kendisine meyledip arzulanan ve saklanması faydalı olan şeydir. Buna göre leş, kendisine meyledilen şey olmadığından bu tarife girmediği gibi, madde olmayan mefaat ve haklar da bu kavramın şümulüne girmez.
2- Dinen değer sahibi olmalı. Buna göre domuz ve şarap gibi mubah olmayan şeylerin satışı sahih değildir.
3 -Mülk olup, herhangi bir kimsenin tasarrufu altında bulunmalı. Buna göre dağdaki odunu veya denizdeki balığı satmak veya satın almak caiz değildir.
4 -Akid yapıldığı zaman mevcut olmalı. Henüz çiçek halinde bulunan bir bahçenin mahsulünü satmak veya satın almak da caiz değildir. Ancak selem ve icare bundan istisna edilmiştir. Yani selemde satılık malın mevcut olmadığı ve icarede satılan mal değil, menfaat olduğu halde alışverişleri caiz görülmüştür. Şiddetli ihtiyaca binaen buna "zaruret yerine kâim olur" kâideside parmak basmaktadır.
5-Teslimi mümkün olmalı. Binaenaleyh teslimi mümkün olmayan, havadaki kuşu satmak veya satın almak sahih değildir.
6-Müşahade edilmeli veya evsafının bildirilmesiyle ne ve nasıl olduğu bilinmeli. Yalnız Şafiî ile Hanbeli mezheplerine göre evsafının bilinmesi ile de iş bitmez. Mutlaka müşahedesi lâzımdır.
7-Cumhur-u ulemâya göre, tahir olmalı. Binaenaleyh tezek ve köpek gibi şeylerin satışı sahih değildir. Hanefi mezhebine göre ise faydalı olan her şeyin necis bile olsa satışı sahihdir.
Yukarıda beyân edilen şartlardan anlaşıldığına göre permi, araba plakası, telefon, icad ve te'lif hakkı gibi maddi olmayan şeylerin satışı sahih değildir. Ancak Şafiî mezhebine göre, geçici olarak değil, temelli bir şekilde, herhangi bir şeyin menfaatini - dam üzerine bir kat inşa etmek hakkı ve yoldan geçme hakkı gibi - haklan para mukabilinde satmak caizdir (Bâcuri, 340/1). Ayrıca Hanefi ile Mâliki mezheblerinin bazı âlimleri, maddi olmayan hukuku mücerredeyi satmanın değil ama, bir bedel mukabilinde başkası için feragat etmenin caiz olduğunu beyân ediyorlar. (Redd'ül Muhtar, 140/4).
Özet olarak; Şafiî mezhebine göre maddi olan şeyi satmak caiz olduğu gibi menfaat ve haklan satmak da caizdir. Binaenaleyh permi, telefon ve icat hakkını bedel mukabilinde başkasına devri yapıldığına ve bu bir ticari mesele, olduğuna göre başka çaresi yoktur. Kısaca bu durumu beyân ettikten sonra hava parası meselesini de açıklamakta fayda görüyoruz. Hava parasından maksat; bir kiracının, içinde oturduğu dükkan veya evi bir bedel mukabilinde başkasına devretmesidir. Fark az da olsa faiz sayılır. Şafiî, Maliki ve Hanbeli mezheplerine göre; altın altınla satılırsa, hem ağırlık hem de ayar göz önünde bulundurulup her ikisinde de eşitlik gerekir. Meselâ, bir yanda 18 ayarlı 10 gram altın, diğer yandan 24 ayarlı 10 gram altın olursa ağırlıkları eşit olduğu halde, ayarları bir olmadığı için birbirleriyle mübadelesi caiz değildir, faizdir. Yalnız Hanefi mezhebine göre; ayar farkına bakılmadan ağırlıkları denk olduktan sonra, böyle bir satış muamelesi caiz görülmüştür. Zekât hususunda da durum öyledir. Meselâ birisinde 18 ayarlı 20 miskal altın bulunsa: Hanefi mezhebine göre altın nisbeti fazla olduğu için altın olarak kabul edilir ve zekâta tabidir, diğer mezheplere göre ise; 20 miskal ağırlığındaki düşük ayarlı altınlarda halis altın miktarı 20 miskalden az olacağından nisabın altında olup zekâta tâbi değildir.
 
SORU: Kapitalist sermayedarlar bugün devamlı güçleniyor. Sermayesi az olanlar genellikle müslümanlardır. Gayri müslimler umumiyetle piyasaya hâkimler. Müslümanlar piyasadan çekilse gayri müslümlerin ekmeğine yağ sürerler. Bugün müslüman tüccarlar öyle alışmıştırlar ki: İki kardeşin birisi mağazacı öteki atölyeci olsa, atölyeci mağazaya peşin çalışalım dese, bir daha kardeşinin dükkanına uğramaz. Bu durumun düzelmesi ve müslünıanların dayanışması nasıl olmalıdır?
CEVAP: Müslümanlara düşen en önemli görev İslâmi kurallara uygun olarak çalışmak ve İslâmi bir yaşam sürmektir. Bu uğurda İslâm'dan uzak olan kimselerle uyum sağlamak zor da olsa, sabretmektir. Bunun için Kur'ân-ı Kerim önce İmânı, sonra amel-i sâlihi, sonra da bu uğurda sabretmeyi emir buyurmaktadır. Her zamanda müslüman ve salih kimseler yapıcı oldukları ve yapıcı olarak yaşamaya devam ettikleri için sıkıntı çekmişlerdir ve herkesten ziyade musibetlere, eziyetlere maruz kalmışlardır. Müslümanlar İslâm'a uygun olarak yaşadıklarından ötürü müşterilerini kaçırsalar bile yine de İslâm'ı terketmezler.
 
SORU: Bir ayar 41.66 milyemdir. 14 ayar 583.24 milyem, 18 ayar 749.88 milyem, 22 ayar 916.52 milyem, külçe altın ise 1000 milyemdir. Bu ölçüler bugün müşteriye altın satarken birim olarak uygulanıyor. Burada damga ve patent meselesi var. Bir atölyeci işlediği altının ayarını düzgün mü, düşük mü yapıyor anlaşılsın diye patent vurmak zorundadır. Hanefi mezhebi ağırlığı nazarı itibare alıp ayarı esas almadığı için, bazı kimseler ayar noktasında hilelere başvurabiliyor. Böyle bir kişinin durumu nasıldır?
CEVAP: Altının altınla satılabilmesi için, daha önce belirttiğimiz gibi eşit olmaları gerekir. Aksi taktirde faiz olur. Ancak Hanefi mezhebine göre altın başka bir madde ile karışık olup, altın nisbeti fazla olduğundan altın kabul edilir, bunun için meselâ 16 ayarlık 10 gram altın. 24 ayarlı 10 gram altın ile mübadele edilirse caizdir. Yani ayar ve fiyatları farklı da olsa ağırlıkları bir olduktan sonra, birbiri ile mübadelesinde sakınca yoktur. Diğer mezheplere göre ise hem ayarı hem de ağırlıkları eşit olmalıdır. Ancak 18 ayarlı bir altını bu meseleyi bilmeyen birine 22 ayarlı diye satmak Hanefi mezhebi de dahil bütün mezheplere göre haramdır.
 
SORU: Altın, gümüş ve döviz veresiye satılabilir mi? Meselâ mağazacı atölyeye 500 gr bilezik siparişi veriyor. Fakat 250 gr altın peşin olarak veriyor. Atölyeci de kendi altınından tamamlayarak müşterinin 500 gr'lık siparişini yapıyor, işçiliğini ayrıca alıyor. Bu caiz midir?
CEVAP: Altın, gümüş ve döviz eğer cinsleri bir olursa, meselâ altın altınla, dolar dolarla satılmak istense, hem eşit hem de peşin olmaları gerekir. Ama cinsleri ayrı olursa, meselâ; dolar ve TL altın ile mübadele edilirse, eşitlik meselesi söz konusu değilse de her ikisinin de peşin olmaları gerekir. Bunun için peşin para ile altın alıp belirli bir kâr koymak suretiyle vadeli olarak satmak caiz değildir. Şimdi, bir kimse atölyeciye 500 gr altın bilezik sipariş edip ve peşin olarak 250 gr altın verse, atölyeci de buna 250 gr ekleyerek işlerse, caizdir. Ancak sipariş veren kimse atölyeciye işçilik ücretini vereceği gibi, atölyecinin ekleyip yanından verdiği 250 gr'lık bilezikleri de satın alacağı için, bakiye kalan 250 gr altın borcunu da bilezikleri teslim alacağı zaman vermek zorundadır, aksi takdirde faiz olur. Bu faiz, zaman farkından dolayıdır.
 
SORU: Bugün ticari uygulamada çantacı tabir edilen bazı kişilere konsinye olarak atölye tarafından altın verilmekte, çantacı ise bir hafta gibi bir sürede satamadığı altın ile sattığı altının bedelini geri getirmektedir. Fakat tamamen güvene dayalı olan bu uygulama da atölye ile aralarında senet veya başka bir güvence yoktur. Bu caiz midir?
CEVAP: Böyle bir muamele İslâm'a uygun olarak zikredeceğimiz iki şeyden birini uygulamak suretiyle caiz olabilir:
1-Atölyeci çantacıya teslim ettiği altının karşılığını tamamen alır. Çantacı, artık kendi malı olan bu altını dilediği kişiye dilediği bedelle satabilir. Bu altınlardan satamayıp geri getireceği miktarı, atölyeci ondan belli bir fiyatla geri alabileceğini vaad edebilir, ama bu vaad bağlayıcı olmayacaktır.
2-Atölyeci çantacıya esasen kendi malı olan bu altını satması için vekâlet verir. Sattığı her gram mukabilinde belli bir ücret tayin eder. Buna göre yapılan satış, atölyeci adınadır. Çantacı, sadece vekildir.
 
SORU: Türkiye'de sürekli enflasyon vardır. Mağazacının altınını işledikten sonra işçilik parasını o günkü değerle altına çeviriyoruz. Çünkü işçilik ücreti hemen ödenmiyor. Enflasyon sebebiyle açıkça haksızlığa uğranılıyor. Bunun çaresi nasıl olacaktır?
CEVAP: Herhangi bir kimse için peşin ücret mukabilinde bir şey yapacak olursanız, işi yaptıran kimse zaman geçmeden hakkınızı vermek zorundadır. Şayet, zamanında vermez ve enflasyon sebebiyle paranızın değeri düşerse bazı Hanefi âlimlerine göre; borçlu olan kimse, meydana gelen zararı telafi etmekle mükelleftir. Zararın ölçüsü de altındır. Yani Türk parası altına nisbetle ne kadar değer kaybetmişse, o nisbette zararın telafisi gerekir. Fakat hiç ihtilâfa düşmemek için ücret işin başında altın üzerinden ayarlanabilir.
 
SORU: 596 - Müşteri 500 gr 24 ayar külçe altın veriyor. Biz bunun ayarını 22 ayara düşürdüğümüzde 545.85 grama 18 ayara düşürdüğümüzde 666.66 grama yükseliyor. Yani gramlar farklılaşıyor, ancak Türk Lirası olarak değeri aynı kalıyor. 24 ayar 500 gr altının böyle fazlalaşması faiz midir?
CEVAP: Yukarıdaki suallerin cevabında bu sualin cevabı verilmiştir.
 
SORU: Taşradan alışveriş yapan müşterilerimiz banka havalesi ile paramızı gönderiyor ve aynı anda bu para hesabımıza geçiyor. Altın almak için gönderdiği bu para karşılığı altını, aracı olarak gönderdiği filan adama teslimini istiyor. Böyle bir muamele caiz midir?
CEVAP: Müşterinin banka havalesi ile gönderdiği para, aynı anda satıcının hesabına geçtiği için, satıcı parayı peşinen teslim almış oluyor. Halbuki altın, daha sonra aracı adama teslim edilecektir. Buna göre her ikisi peşin olmayıp, zaman farkı ile vadeli olduğundan, faizli bir muamele sayılıp caiz değildir. Çaresi, telefonla bu siparişi verirken falan gün filan adam size hem parayı getirecek hem altını teslim alacak siz de o anda paranızı alıp altını teslim edersiniz, demek lazımdır. Veyahut satıcının dışında ikinci bir kişiye havale yapıp, bu kişiyi para ile altının, aynı anda teslim ve tesellümü için vekil tayin edebilirler. Aracı adam da bilahare gelip bu kişiden altını alabilir.
 
SORU: Döviz alım satımı bugün Tahtakale'de olduğu gibi çok yerde yapılmaktadır. Böyle bir alış veriş caiz midir ?
CEVAP: Döviz alım satımı, altın ve gümüş alışverişi gibidir. Altın ve gümüşün satışı caiz olduğu gibi bu da caizdir. Ancak iki tarafın peşin olması gerekir.
 
SORU: Yüzük, küpe vesaire ziynet dökümü esnasında müşterinin malı fire verir. Bu fire kime aittir?
CEVAP: Dökümcünün bu hususta kusuru olmadığı takdirde, yanmak, buharlaşmak ve ufalanmakla hasıl olan fireyi, toplayıp müşteriye vermek lazımdır. Aksi takdirde, müşteri bu fire olayını bildiğine göre ona rıza gösteriyor demektir ve dökümcü de mesul değildir.
 
SORU: İslâm'da bir kimsenin 85 gr altını veya 560 gr gümüşü olunca zekâta tâbi oluyor. Tabîi ki üzerinden bir yıl geçmek şartıyla. Ancak bugün için 560 gr gümüş 7 gram altın değerindedir. Zekâtta hangi nisabı ölçü almak lâzımdır? Bunun hikmeti nedir?
CEVAP: Peygamber (sa.) zamanında altının nisabı 20 miskal olup Hanefi'ye göre yaklaşık 82 gram, Şafiî'ye göre ise 70 gram civarındadır. Gümüşün nisabı ise 200 dirhemdir. 200 dirhem gümüş ile 20 miskal altının değeri birdi. Ancak sonraları zamanla gümüşün kıymeti düştü. Altın ise değerini korudu. Bunun için bir kimsenin elinde 200 dirhem gümüş ve 20 miskal altın bulunsa, mutlaka zekâtını verecektir, ama altın ve gümüş olmayıp, başka para birimi varsa nisab, altın ile takdir edilirse daha iyidir. Aksi takdirde gümüşü ölçü olarak kabul edersek bu, fakirin aleyhinedir. Çünkü Türk parası gümüş ile ölçülürse 560 gram gümüş değerine sahip olan kimse hem zekât verecek, hem zekât alamıyacak, hem de kurban kesmek durumunda kalacaktır. Bu ise fakirin aleyhinedir. Diyeceksiniz ki: “20 miskal altının ne kıymeti vardır?” Üç dört daireye sahip olan kimsenin elinde, nisap miktarı altın, gümüş veya para olmadığı zaman, zekât vermekle mükellef değildir. Bir dairenin dörtte birinin değerini bile karşılamayan 20 miskal altına malik olan kimse, neden zekât vermekle mükellef olsun? Sebebi nedir? Bunun sebebi, 20 miskal yani 82 gram altın, piyasada canlı ve iş görebilen şeydir. Aynı anda birçok ihtiyacı birden karşılayabilir. Daire ise ölü bir yatırımdır. Hemen ihtiyacı karşılayabilecek bir şey değildir.
 
SORU: Müşteri, atölyeye muhtelif ayarlarda meselâ 100 gr altını eritilmek üzere veriyor. Eritilen ve içinden bakırı ayrılan altının gramı meselâ 80 grama düşüyor. Burada durum nedir?
CEVAP: Bu muamelede dini bir mahzur yoktur. Atölyeci, belli bir ücrete müstahak olur. Eritme neticesinde meydana gelen altın ile bakırı müşteriye teslim etmelidir. Ve bundan sonra bu altın nisap olmadığından zekâta tâbi değildir.
 
SORU: Mümine bir kadının ziynet olarak taşıdığı altın veya gümüşün üzerindeki değerli taş ve ziynetin, zekâtı nasıl verilecektir. Meselâ 50 gram altın değerinde de değerli taş var. Zekâtını nasıl vermelidir?
CEVAP: Milyonlar değerindeki ziynet eşyası altın ve gümüş olmadıktan sonra zekâta tâbi değildir. Altın ve gümüş olup nisaba baliğ ise yani 20 miskal altın. 200 dirhem gümüş olursa zekâta tabidir. Hatta 10 miskal altın ziyneti bulunsa ayrıca 10 gr altın da evinde özel mülkü varsa birbirine eklenip zekâtı verilecektir. Hatta bir kısmı altın bir kısmı gümüş olsa, toplandığında nisaba baliğ olursa zekâtı verilecektir. Şafiî mezhebine göre ise kadının ziynet eşyası zekâta tâbi değildir.
 
SORU: Bir vatandaş elindeki 100 gr'lık hurda bileziği kuyumcuya götürerek, bunu değeri mukabilinde yeni bilezikle değiştirmek istiyor. Kuyumcunun hurda bileziği alışı ile yeni bileziği satışı esnasında 100 gr'lık hurda altın, aynı ayarda, meselâ 90 gram yeni bilezik alabiliyor. Bu muamele caiz midir?
CEVAP: Dinen böyle bir muamele caiz değildir. Çünkü getirilen altın 100 gram altın olup, mukabilinde alınan 90 gramdır. Bunun için bu muamele faizli bir muameledir. Çaresi; 100 gram hurda altın sahibi, önce bu altını satacak ve teslim aldığı parayla, 90 gramlık yeni bileziği alacaktır.
 
SORU: Bugün devlet kamu ortaklığı adı altında çeşitli kuruluşların hisse senetlerini satmaktadır. Bu senetler bazen zarar, bazen kâr etmektedirler. Boğaz Köprüsü, Keban Barajı gibi bazılarında ise kâr garantisi verilmektedir. Keza borsada diğer bazı özel şirketlerin hisse senetleri alınıp satılmaktadır. Bu hisse senetlerini alıp satmak caiz midir?
CEVAP: Öncelikle köprü ve baraj gibi şeylerin hisselerinin bugünkü şekliyle satışı dinen caiz değildir. Çünkü esasen orada satış yoktur. Ancak bu bir çeşit istikrazdır. Yani iç borçlanmadır. Meselâ, 10 bin TL yatıran bir vatandaşa belli dönem sonunda parası iade edilecektir. Ancak bu arada kâr adı altında, kendisine faiz ödenecektir. Faizin ölçüsü ise köprüden elde edilen gelir nisbetindedir. Ama esasen köprünün mülkiyeti devletin elindedir. Borsadaki hisse senetlerine gelince, hisseye fabrika gibi sabit bir akar birçok bölüm ve hisseye ayrılmakta ve bu hisseler borsada satılıp mukabilinde, hisse senedi verilmektedir. Yani satılan şey hisse senedi değil, senedin temsil ettiği fabrikanın bölümüdür. Aslında bu hisselerin satışı caizdir. Zira bir fabrikanın tamamını satmak veya satın almak da bir milyonda bir hisse bile olsa, caizdir. Yalnız şu hususlara dikkat etmek lazımdır:
1- Henüz hazır olmayan bir şey ise işin evsafım her hangi bir cihetten bilmek lazımdır.
2- Mal olması gerekir. Şayet vücuh şirketi gibi sermayesiz bir şirketin hisseleri satılırsa caiz değildir.
3- Hisseleri satılan müessesenin meşru olması ve İslâm'a uygun olarak çalışması lazımdır. Binaenaleyh, şarap fabrikasının hisselerini satın almak caiz olmadığı gibi, faiz ile teamül eden bir müessesenin hisselerini satın almak da uygun değildir. Yani onun idarecileri ortaklar namına faiz ile para kullanıyor veya faiz almak üzere para yatırıyor ise bu hisselerin alınıp satılması caiz değildir.
ULUSLARARASI İSLAM TİCARET HUKUKUNUN GÜNÜMÜZDEKİ MESELELERİ KONGRESİ'nde yaptığım konuşmanın metnidir:
1-) Devlet tarafından verilen enflasyona göre düşük veya yüksek faizli ile faizsiz kredi kullanımı caiz midir? Bütün semavi dinler, faizi yasakladığı gibi İslâm dini de onu yasaklamıştır. Faizin azı da çoğu da yasak olup, haramdır. Bu hususda ihtilaf yoktur. Bu meselenin vuzuha kavuşabilmesi için onu biraz açmak lazımdır. Faiz iki türlüdür:
1. Ribel Kard: Yani ödünç mukabilinde alınan fazlalık ve ziyadedir. Meselâ; bir kimse birine ödünç olarak l0 gr altın verir ve bilahare buna mukabil 11 gr altın alacak olursa faiz muamelesine girmiş olur. Bu tip faiz İslâm'dan önce cahiliyet döneminde yaygındı. Bundan dolayı Kur'ân-ı Kerim onu dile getirip faiz muamelesine girenlere karşı büyük bir savaş ilan etmektedir.
2. Ribel Bey: Alışverişten kaynaklanan faizdir. Bu tip faizin yasak oluşu âyetle değil hadîsle sabittir. Bu da iki kısımdı :
a)Ribel Fadl : Fazlalık faizdir. Meselâ altın veya buğday gibi ribevi mallar cinsleri ile mübadele edildiklerinde bir tarafta fazlalık olursa -100 gr altın 105 gr altın ile mübadelesi gibi- faizdir.
b)Ribel Neise: Vadeli faizdir. Cinsleri bir olan ribevi mallardan birisi peşin diğeri vadeli olmak üzere alışverişi ribe'nnesidir. Binaenaleyh devlet vatandaşa faizsiz geri almak şartıyla kredi açarsa onu almakta bir sakınca yoktur ve faiz de sayılmaz. Zaten devletin görevlerinden biri de muhtaç olan kimselere karşılıksız yardım etmek veya faizsiz kredi açmaktır. Ama faizli muamele düşük de olsa haramdır.
2-) Teminat mektubu İslâm'a uygun mudur? Teminat mektubu herhangi bir kimsenin müteahhitlik gibi bir işe girebilmesi için işverenin isteği üzere banka ve fınans kurumu gibi güvenilir bir müesseseden aldığı kefalet mektubudur. Kefil olan banka veya fınans kurumu, kefil olunan kimsenin sözkonusu olan işi zamanında bitirmediği takdirde, tazminat vereceğine dair bu mektupta taahhüd ediyor ve buna mukabil kefil olunan kimse, akar veya hisse senedi gibi birşeyi kefile rehin ediyor. Ayrıca ondan belli bir komisyon alıyor.
Görüldüğü gibi teminat mektubu 4 şeye dayanmaktadır:
1- Kefil, 2- Kefil olunan kimse, 3- İşveren, 4- Tazminat.
İslâm hukukuna göre herhangi bir kimseye veya kuruma kefil olmak gayet güzel ve insani bir görevdir. Hz. Peygamber (sa.) şöyle buyurur: “Mümin kardeşine yardım eden kimseye Allah yardımcı olacaktır” ancak, kefalet bir teberru akdidir. Çalışmadan ve emek harcamadan iflası mümkündür. Bu sebeple cumhuru fukahaya göre. onun karşılığında ücret almak caiz değildir. Mal, menfaat ve emek gibi bir şey vermeden ücret almak haksız bir kazançtır. Bunun için vekalet mukabilinde ücret almak caizdir. Çünkü, vekil olan kimse, emek verip müvekkilin işini yürütüp çalışıyor, sağa sola gidiyor. Ancak, meccanen kefil bulunamazsa ihtiyacına binaen kişi kefile ücret verebilir ve mesul de olmaz, ama ücret alan kefil Allah'ın indinde mesul olacaktır. Nasıl ki bir kimsenin hakkında dava açılırsa, hakime rüşvet vermediği takdirde hakkını başkasına vereceğini bildiğinden hakime rüşvet verirse bir mesuliyeti yoktur, ancak hakim mesuldür. Yalnız teminat mektubu veren müessese telefon, teleks, faks ve bilgisayar gibi şeylerin hizmet ve masraflarını karşılamak için uygun bir ücret alabilir ve aldığı ücret kefaletin değil, verdiği hizmet ve masrafın karşılığıdır.
3-) İhracat işlemlerinde bankaya ödenen Akredetif Komisyon Bedeli İslâmi çerçeve içerisinde midir? İslâm'ın çizdiği çizgi içerisinden yürütülen ithalat ve ihracat işlemlerinde banka tarafından yapılması gereken hizmet, faks, teleks ve telefon gibi şeylerin karşılığını vermek, meşru olup dini bir sakınca yoktur. Bunun için bu hususta sözü uzatmak icap etmez.
4-) Kredi kartı: İnsanlık tarihinde çeşit çeşit para icat edildi, kâh demir para, kâh tunç para, kâh altın ve gümüş para, kâh kağıt para icat edilmiştir. Asrımızda da alışverişin kolaylaştırılması için senet, çek ve kredi kartı para yerinde kullanılmaktadır. Kredi Kartı ile Teamül Şöyle Cereyan Ediyor: Finans kurumu ve banka gibi müesseleler kâr sağlamak ve müşteriyi celb etmek amacı ile bazı ticarethaneler ve işyerleri ile havalenin kabulü hususunda anlaşma yapıyor. Sonra güvendiği müşteriye kredi kartını veriyor. Bu kart sahibi para taşımadan peşin para vermeden elindeki kart ile anlaşmalı olan işyerinden ve ticarethaneden muhtaç olduğu eşya ve emtiayı satın alıyor ve onları bankaya havale edip, işini görüyor. Böylece kredi kartı şu üç tarafı ilgilendiriyor :
1- Kartı veren müessese,
2-Anlaşmalı ticarethane ve işyerleri,
3-Kart sahibi.
Her üç taraf da bu muameleden faydalanıyor. Kart sahibine faydası şudur: a) %5-30 arasında ticarethanede ve işyerinde yapılan indirimden faydalanmak. b) Para taşıma külfetinden kurtulmak ve onu çaldırıp,kaybetme korkusundan emin olmak. c) Kolaylıkla alışverişi yürütmektir, öyle ki kart sahibi muhtaç olduğu şeyi temin etmek için ticarethaneye ve işyerine kredi kartını ibraz edip alışveriş muamelesini yaptıktan sonra faturayı imzalarsa işini bitirmiş oluyor. Bilahare ticarethane ve işyeri imzalanan faturayı bankaya götürüp parasını alıyor.
Kredi Kartını Veren Bankaya Faydası Şudur : 1-Kart vermek ile verdiği hizmetin ücretini almak, 2-%4-6 fatura parasını ticarethane veya işyerinden almaktır. Ticarethanenin Faydası Şudur: Malını satıp kâr etmek ve işini geliştirmektir.
Kredi Kartının Çeşitleri:
1-Debit Kart: Bu kredi kartını almak isteyen kimse bankada hesap açıyor ve kredi kartını almak için gerekli olan meblağı hesabına yatırıp kredi kartını alıyor. Sonra herhangi bir şey satın almak istediğinde banka ile anlaşmalı olan ticarethaneye ve işyerine gidip muhtaç olduğu emtiayı satın alıyor ve muamele faturasını bankaya gönderiyor. Banka da kart sahibine ait olan banka hesabından borcunu ödüyor.
2-Kredi Kartı (Normal Kredi Kartı): Bu tip kredi sahibinin bankada hesabı yoktur. Fakat birşeyi satın aldığı zaman faturasını imzalar. Ticarethane ve işyeri bu faturayı bankaya gönderir. Banka da kart sahibinin borcunu öder. Kart sahibi de 30 gün zarfında bankaya olan borcucunu kapatmak zorundadır. Aksi takdirde, kredi kartı iptal edilecek veya hakkında kanuni muamele yapılacaktır.
3-Charging Kart:
Bu tipin öncekinden farkı şudur: Kart sahibi bankaya vereceği parayı 30 gün zarfında kapatmak zorunda değildir. Ancak her ayda bankaya aylık faiz terettüp eder.
Kredi Kartının Meşhurları: 1)Visa 2)Master Kart İslâm hukukuna göre charge kart faize dayandığı için caiz olmadığı gibi ciredit kart 30 gün geçip faizin gerçekleşmesine neden olacaksa yine caiz değildir. Finans sanayi ve ticaret hayatının can damarı mesabesindedir. Ayrıca, ferdin maddi ve manevi ihtiyacını karşılamak için büyük önem arzetmektedir. Ferdin zaruri ihtiyacı için gerekli olduğu kadar toplumu ayakta tutan sanayi sahası için de gereklidir. Aynı zamanda mânâ hayatı için de önemlidir. Cami, Kur'ân Kursu yapımı, din ve mukaddesat savunması ve ibâdetlerin ifası için finans yine şarttır. Yani hem dünya, hem âhiret işleri için ondan vazgeçilmeyen bir unsurdur.
FİNANS KAYNAKLARI
Ticaret alanında yer alıp İslâmi kalkınmanın sağlanması için mutlak surette fınansa ihtiyaç vardır. Zira insanın tek başına şahsi gücüyle ticaret hayatında istenilen seviyeye ulaşması çok güçtür. Bunun için herhangi bir kaynaktan teinin edilmesi gerekir. Kaynakların çeşitleri vardır.
a) Müşarake'nin anlamı ortaklık yapmaktır. Bu da 2 çeşittir: 1- Mülk şirketi 2- Akid şirketi Mülk Şirketi: Veraset, hibe gibi bir yol ile iki kişi veya daha fazla kimselerin bir şeye malik olmalarıdır. Bu şirkette ortak olanlardan hiçbirisi, ortağın izni olmadan müşterek malda tasarruf edemez.
Akid Şirketi:
Akit şirketi de 4 kısma ayrılır.
1)Şirketü'l-a'mal veya şirket"ül-ebdan, yani iş şirketidir. Meselâ; terzi, marangoz, simsar ve hamal gibi bedenen çalışan kimseler bir araya gelerek yapacakları çalışma neticesinde elde ettikleri mahsulde ortak olmak için akid yaparlar. Bu şirket uzun bir zaman için olabileceği gibi kısa bir zaman için de olabilir. Bunun sermayesi beden ve çalışmadır.
2)Şirket-i müfavezedir. Bu şirket, sermaye, kâr ve tasarrufta müsavi olmak üzere ortakların yaptıkları akittir. Bu ortaklıkta ortaklardan birisi üzerine gasb ve kefalet gibi bir sebeple bir şey terettüp ederse diğer ortaklara da terettüp eder. Çünkü bu şirket hem kefalet, hem de vekalet akitlerini içine alır, bunun sermayesi maldır.
3)Şirket'ül vücuhtur. Birden fazla kimselerin sermayeleri olmadığı halde itibar ve şerefe dayanarak veresiye mal alıp satmak ve kârı bölüşmek üzere yaptıkları akittir. Bu şirkette sermaye, kredi ve itibardır.
4)Şirket-i inandır. Bu şirket, ticaret yapmak gayesiyle birkaç kişinin biraraya gelip müşterek bir sermaye meydana getirerek üzerine akit yapmalarıdır. Bu şirkette, ortakların koydukları hisselerin ve ortaklar için şart koşulan kazanç nisbeti, eşit olabileceği gibi farklı da olabilir.
Ortaklardan birisi yönetici veya muhasebeci olarak tayin edilirse Hanefî'ye göre kendisine maaş bağlanmaz. Ancak kazançtan hissesi daha yüksek tutulabilir. Meselâ; beş kişi biraraya gelerek, her birisi birer milyon lira getirip şirket kurar ve aralarında birisini yönetici olarak tayin ederlerse belli bir nisbette kendisine maaş bağlanmaz. Ancak yönetici için kazancın (%40) yüzde kırkı, diğer ortaklardan her birisi için de (%15) yüzde on beşi olmak üzere anlaşma yaparlarsa caizdir. Şafiî mezhebine göre ise ortak yöneticiye maaş bağlamak caizdir. Şafiî mezhebine göre bu dört çeşit şirketten yalnız, inan şirketi caizdir. Ayrıca bir ortak diğer ortakların izni olmadan ne veresiye verebilir, ne de müşterek malı bir yere götürebilir. Piyasada mevcut olan limited, kollektif ve komandit şirketlerine gelince; bunlar İslâmi olmayan bir çevrede doğup büyüdüğü için her yönüyle islâm'a uygundur diyemeyiz. Onlardan istifâde edebilmek için onları gözden geçirip ayıklamak gerekir.
b- Mudarebe: Yani bir taraftan sermaye, diğer taraftan emek olmak üzere iki kişinin ya da daha fazlasının şirket akdini yapmasıdır. Mudarebe teamülü İslâm'dan önce vardı. Hatta el-Muhalla gibi bazı kaynaklara göre Hz. Peygamber (sa.) Hz. Hatice ile evlenmeden evvel, kendisi ile mudarebe şirketini kurmuştur. Hz. Hatice'den sermaye, kendisinden de emek olmak üzere mudarebe ticaretini yapmışlardır. İslâm dini geldikten sonra da bu mudarebe teamülü benimsendi ve devam etti. Her zamanda olduğu gibi bu zamanda da mudarebe ortaklığı geçerli olup, yararlı bir ticaret vesilesidir. Nice kimse var ki sermaye sahibi olup imkânı vardır ama ticaret işinden anlayamıyor veyahut da memuriyet ve ihtiyarlık gibi şeyler ticaret yapmasına engel oluyor. Hem nice kimse var ki ticaret işinden anlıyor fakat sermayesi olmadığından eli kolu bağlı kalıyor. Bu nedenle sermaye sahibi ile ticarete aşina olanlar bir araya gelip mudarebe ortaklığını kurarlarsa her ikisi faydalanacaklardır ve bu gün özel fınans kurumları aynı şeyi yapıyorlar. Yani mudarebe teamülünü yürütüyorlar. Zira vatandaşlar mevduat namıyla sermaye takdim ediyor, özel finans kurumu da emek vererek ticaret yapıyor ve her iki taraf da kazanç sağlıyor. Mudarebe ortaklığının bir takım şartları vardır, onları açıklamak çok zaman alacağından ona girmeyeceğiz.
c)Devlet: Kalkınma ve refahın yaygınlaşması için hayvancılık, tarım ve sanayi gibi şeyleri, teşvik etmek yolunda faizsiz kredi vermek devletin önemli işlerinden biridir.
d)Banka : Herkesin bildiği gibi bugün bankalar fınans için en büyük kaynaklarından birini teşkil etmektedir. Banka iş açmak, iş sahasını genişletmek ve ticaret hayatında yer alabilmek için önemli bir merci sayılmaktadır. Devletler bile bankaların finansmanlarına muhtaçtırlar. Dünya bankasından ve İslâm bankasından kredi almak için büyük çaba göstermektedirler. Ancak banka faize dayandığı ve temeli faiz olduğu için İslâm'ı yaşayan kesim ona sıcak bakmıyor. İmkân dahilinde kendini ondan uzak tutmaya gayret ediyor.
e)Finansman Şirketi: Finansman şirketi, tüccarların vadeleri gelmemiş alacaklarını satın alır ve tüketicilere kredi açar. Bu şirket tüketicilerin finanse edilmelerinde ve onlara küçük miktarda kredi açmada rol oynar. Faizi düşük ve az miktarda kredi söz konusu olduğu için bankalar bu işe girmiyor.
f) Özel İslâmi Finans Kurumları: Malum olduğu üzere son zamanlarda birçok İslâm ülkelerinde olduğu gibi Türkiye'de, de özel İslâmi fınans kurumları kurulmuş ve bu sayede de büyük bir müslüman kitle nefes alabilmiştir. Çünkü faizli muamelelere İslâm'ı yaşayan kesim yaklaşmak istemiyor ve bunların ellerindeki para küçümsenmeyecek kadar büyük bir meblağdır ve bu sebeple paralarını değerlendirip ticaret hayatına sokamıyor ve büyük zarara uğruyorlardı. Bir yandan zekât onları eritiyor, diğer yandan da değer kaybediyordu. Bu fınans kurumları ortaya çıkınca onlar için büyük bir imkân doğdu.
Özel Finans Kurumlarının Çalışma Tarzı:
Özel finans kurumlarının çalışma tarzı şöyledir: Mudarebe ve murabaha başta olmak üzere (faiz muameleleri hariç) her türlü bankacılığın işlerini yürütmektedirler. Mudarebe ve murabaha üzerinde bir nebze durmak istiyorum. Daha önce belirttiğim gibi mudarebe; bir taraftan sermaye bir taraftan da emek olmak üzere oluşturulan bir ticari sistemdir. Birçok kimse imkâna sahip olup elinde sermaye vardır. Onu çalıştırmak istiyor, ama imkân bulamıyor, ya ticaret işinden anlamıyor veya ihtiyarlık, hastalık ve memuriyet gibi ticarete mani durumları vardır. Bu sebeple ticaretten anlayan fakat maddi imkâna sahip olmayan veya işi geniş tutmak isteyen bir kimse ile mudarebe yapabiliyor. Mudarebe iki kişi arasında olabileceği gibi birçok kimse arasında da olabiliyor. Mudarebe sistemiyle ticaret yapan finans kurumları gibi kurumlar, binlerce vatandaş tarafından oluşturulan ve bir havuzda toplanan sermayeyi çalıştırıp ticaret yapıyorlar. Masraf çıkarıldıktan sonra elde edilen kâr ve zararı bölüşüyorlar. Kurum kâr ettiği gibi sermaye sahipleri de kâr ediyor. İslâmi finans kurumu mudarebe havuzunda toplanan parayı tarımda, ithalat ve ihracatta ve müsavemede çalıştırabildiği gibi murabaha muamelesini yürütüyor.
Murabaha Ne Demektir?
İslâm hukukuna göre dört çeşit alışveriş vardır.
1-Musaveme: Yani satılık emtianın sermayesini ve kaça mal olduğunu belirtmeden pazarlık etmek süratiyle alışveriş icra etmektir. Bu tür muamele her zaman olagelmiştir.
2-Tevliye : Satılık meta kaça mal olmuş ise kâr ve zarar etmeden olduğu gibi müşteriye devretmektir.
3-Vazia: Satılık meta zararına müşteriye devretmektir.
4-Murabaha: Murabaha satılık meta kaça satın alınmış ise bunu belirterek ona bir miktar kâr da ekleyerek müşteriye satmaktır.
Son üç alışveriş türünde doğrusu ne ise söylemek lazımdır. Aksi takdirde müşteri dilerse akdi bozabilir. Neden İslâmi Finans Kurumlan Murabaha Muamelesini Yapıyorlar? Çok müslüman var ki, herhangi bir şey satın almak istiyor. Ama maddi bir imkâna da sahip değildir. Bankadan faizle para çekmek istemiyor. Faiz günahına girmeden muhtaç olduğu şeyi temin etmek istiyor. İslâmi fınas kurumları bu ihtiyacı karşılamak için ortaya çıkmışlardır. Yani faiz müesseselerinin alternatifi olarak ortaya çıkmışlardır. Bu muamelenin tahakkuku şöyle oluyor. Finans kurumu parası olmayan ve müşteri olacak kimse satın almak istediği şeyi uygun bir yerden önce kendine peşin bir fiyatla satın alıyor. Daha sonra verdiği peşin paraya kârı da ilave ederek müşteri olarak gelen kimseye vade ile satıyor. Bu tür alışveriş yeni ortaya atılmış bir teamül değildir. Hicretin 2. yılında İslâm hukukçuları münakaşasını yapmışlar ve cevazi yönünde hüküm vermişlerdir.
Bu hususta İmam-ı Şafiî şöyle diyor: “Bir kimse birisine bir metaı göstererek şunu benim için kendine satın al ve bana sat. Ben de sana şu kadar kâr vereceğim dese adam da satın alırsa yapılan alışveriş caizdir. Sana şu kadar vereceğim diyen de muhayyerdir. İsterse ondan satın alır, isterse de terkeder. Yine benim için şu niteliklere sahip bir metaı satın al. Veyahut istediğim herhangi bir metaı benim için satın al. ben de sana şu kadar kâr vereceğim dese yine caizdir ve muhayyerlik hakkına sahiptir.”
g) Selem : Selem misli olup, vadeli olmak üzere peşin para vermek suretiyle satın alınması için yapılan akittir. Aslında satılan şeyin mevcut olması gerekir. Selem muamelesinde ise satılık mal mevcut olmadığı halde ihtiyaca binaen tecviz edilmiştir. Hükmü, Kur'ân ve Sünnet" le sabittir." Selemin Faydası : Hem sipariş veren, hem mal satmak isteyen kimse için selemin faydası vardır. Özellikle bu zamanda birçok işveren kimse işini geliştirmek ve işçilerin maaşını zamanında verebilmek için selem muamelesine ihtiyacı vardır. Selem yoluyla ihtiyacını karşılayabiliyor. Meselâ; buğday, arpa, taksi ve buzdolabı gibi ölçüye ve tartıya tâbi olan veya birbirine benzeyen fabrikasyon mamullerini selem yoluyla satmak suretiyle muhtaç olduğu nakit parasını temin ediyor ve istediği şeyi yapabiliyor.
Selem'in Şartları:
1-Bedelin muayyen olması,
2-Akid meclisinde teslim edilmesi, yalnız Maliki âilmlerine göre üç gün zarfında teslimi yeterlidir.
3-Bedel ile müslemü finin altın, gümüş ve itabari para olmaması,
4-Müslemü fihin cinsi ve nevinin malum olması,
5-Müslemü fihin misli olması yani ölçüye veya tartıya tâbi olması veya fabrikasyon mamulü olması,
6-Teslim edileceği zaman ve mekânın belli olması,
7-Müslemü fihinin teslimi mümkün olması. Bu şartlardan birisi olmadığı takdirde selem muamelesi caiz değildir.
h) İstinsa: İstisna ayakkabı, tencere, tepsi, koltuk ve taksi gibi mamulleri eliyle veya fabrika vasıtasıyla icat eden sanatkar ile alışveriş akdini yapmaktır. İstisna akdi mevcut olmayan bir şey üzerine vaki olduğundan bir yönden seleme benziyor. Ancak ondan ayrı yönü, bedelin peşin olarak teslim edilmesinin ve misliyattan olmasının şart olmamasıdır. Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezheplerine göre istisna, selem şartlarına haiz olursa caizdir, yoksa caiz değildir. Hanefi mezhebine göre ise selem şartlarına haiz olsun, olmasın caizdir. Bu mezhebin en kuvvetli görüşü istisna bir vaat değil kesin bir bey olmasıdır. Hem sipariş veren, hem alan kimse istisna yolu ile ihtiyacını karşılayabiliyor. Yalnız Ebû Yusuf a göre kesin ve bağlayıcıdır ve bu görüş müftebihtir.
1) LEASİNG (FİNANSAL KİRALAMA)
Herhangi bir malı. müşteri olacak kimseye belli bir süre için kiraya verip onun bitiminde kiracıya, düşük bir fiyatla onu satma vaadinde bulunmaktır. Aslında söz konusu olan malı kiraya vermek görüntüsü bulunsa da onu taksitle satıp mülkiyetini taksidin bitimine kadar elde tutmaktır, sonra- alışveriş muamelesini vermektir. Bu tür alışveriş A.B.D'inde 1953 tarihinde ortaya çıkmıştır. 1966 tarihinde Fransada kanunlaşmıştır. İslâm hukukuna göre böyle bir muamelede verilen alışveriş vaadi mecburi tutulmayıp sadece kira akdi yapılırsa caizdir, diye şart koşulursa caiz değildir. Bir yönden leasing muamelesi bey'ulvefaya benzer. Bey'ulvefanın anlamı şudur; birisi ihtiyaca binaen ev ve tarla gibi bir malını başkasına belli bir fiyatla satıyor ve (bana verdiğin bedeli sana getirdiğim takdirde sen benim bu malımı bana geri vereceksin) diyor ve müşteri de aynı şekilde kabul ediyor. İslâm hukukçularının çoğuna göre bu tür alışveriş caiz değildir. Zira alışverişin geçiciliği ve koşulu olmaz. Ancak Buhara âlimleri ihtiyaca binaen caiz görmüşler. Caizdir diyenlere göre hareket edilirse verilen vaad bağlayıcı mu değilmi diye tartışılmalıdır. Görüldüğü gibi hem leasing muamelesinde hem de bey'ulvefada birer alışveriş ve birer vaad bulunmaktadır. Söz konusu olan bu muamelede mal, kirada olduğu süre içerisinde mal sahibinin değil kiralayanındır. Bunun için kiralayıcı olan kimsenin muhtemel zararı önlemek için sigorta yaptıracak olursa sigorta parasını kiracıya ödetmek doğru değildir. Ayrıca bu mal, kira süresi içerisinde telef olursa sigorta şirketinin vereceği tazminat kiracıya değil kiralayana verilecektir ve böylece kiracı iki yönden mağdur olur; hem kira bedeli alışveriş adına istinaden yüksek tutuluyor hem de sigorta parasını yatırdığı halde tazminattan faydalanmıyor. Bunun için leasing meselesinde sigorta yapılacak olursa, onun parasının miktarı hesaplanıp kira bedeline eklenmeli ve mal sahibi tarafından yapılmalıdır. Kira süresi içerisinde mal telef olursa veya ziyan meydana gelirse, kiracının kusuru olmadıktan sonra sorumlu değildir. Ancak kullanırken böyle bir şey olursa sorumlu olur. Hem mal telef olursa kiracı onun benzerini yerine koyup yeniden kiraya vermek zorunda değildir. Binaenaleyh bu olumsuzluklara bakılırsa, bu muamelenin cevazı yönünde fetva verilirse de onun yerine taksitle alışveriş yapılırsa daha uygun olur. Borsa, hazine bonosu, devlet tahvilleri ve hisse senetlerinin alışverişinin yapıldığı yerdir.
İki çeşit piyasa vardır.
1- Herkesin bildiği piyasadır ki bu piyasada emtia ve mevcut mallar satılmaktadır. Günlük ve mevsimlik ihtiyacının karşılanması için bu tip piyasaya başvurulmaktadır. Bu tip piyasa çok eskilere dayanıyor.
2- Hisse senetleri hazine bonosu ve devlet veya şirket tahvillerinin içinde satıldığı piyasadır ki buna borsa denir. Bu tip piyasa da borsa çok eski bir maziye sahip değildir. 16. asırda Belçika'nın Broges şehrinde ortaya çıkmıştır. Bu ismi taşımasının sebebi hakkında iki görüş serdedilmektedir.
a)16. asırda bu kabil ticaretle uğraşan Belçika tüccarlarının içinde toplanıp alışveriş yaptıkları bir otelin isminden alınmadır. b)Bu isim, bu tip ticaretle uğraşan tüccarların evinde toplandıkları bir tüccarın isminden alınmadır. Türkiye'de başlangıç tarihi 1866'da "Dersaadet Tahvilat Borsası" ismiyle açılmıştır. Borsanın doğup büyüdüğü yer, Avrupa'nın ortası olan Belçika olduğu için her iki yönüyle İslâm'a uygundur demek mümkün değildir. Ancak İslâm hukuku, şirket konusu ile hisselerin satışını uzun uzadıya dile getirdiği için İslâm hukukçularına yabancı bir konu sayılmıyor. İslâm hukukunun sözkonusu ettiği birçok misâllerden birisini verelim: Ortak olan kimse şirketteki hissesini, ortağına satabildiği gibi başkasına da satabilir. Ancak başkasına satacak olursa ortağı şüfa hakkına sahiptir, isterse müşterinin parasını verir ve satın aldığı hisseyi geri alır. Görüldüğü gibi şirketteki hisse satışını dile getiriyor ve İslâm hukuku daha borsa meselesi ortaya çıklmadan önce hisse alışverişini dile getirmiştir.
Borsanın Faydaları:
Borsanın çok faydaları vardır. Söz konusu faydalar, ezcümle şunlardır:
1-Bir fabrika veya şirket alacak kadar gücü yetmeyen bir kimse, gücü nisbetinde ondan birkaç hisse alıp elindeki parasını değerlendirme imkânına kavuşmaktadır. Şayet satın aldığı hisseleriyle ticaret yaparsa yani hisse alıp satıyor ve ticaretiyle uğraşıyorsa bunda beis yoktur. Emtia ticaretini yapmak caiz olduğu gibi hisse ticareti yapmakta da beis yoktur. Yoksa "satın aldığı hisseleri satmayıp elinde tutuyorsa fabrikanın veya şirketin elde edeceği kazancı ne ise kendisine düşeni alıp geçimini bu yolla sağlıyorsa yine caiz ve güzel bir şeydir.
2-Fabrika veya şirket sahibi birkaç hissesini satışa çıkarıp repo ve faizin ağır yükünün altına girmeden ihtiyacını karşılamak ve muhtaç olduğu finansı temin etmektedir.
3- Piyasayı canlı tutmaktır. Yalnız biraz önce söylediğimiz gibi bu piyasa müslüman olmayan bir çevrede doğup büyüdüğü için her yönüyle İslâmi usullere göre cereyan etmiyor. İslâm'a uyan tarafı varsa uymayan tarafı da vardır. Onu devre dışı bırakıp terketmek de mümkün değildir. Zira buna ihtiyaç vardır. Öyleyse onu analize edip İslâm'a uymayan tarafı bertaraf edilerek kalanını İslâmlaştırmak lazımdır. Hz. Ömer (ra.) zamanında Suriye ile Irak fethedildikten sonra oradaki mali işlem mevzuatında yapıldığı gibi. İslâm'dan önce Suriye'de Bizans Devleti, Irak'ta ise Fars Devleti vardı. Bunlar İslâm toprağına katıldıktan sonra oradaki mali işlem mevzuları gözden geçirildi ve İslâm'a muhalif olan şeyler atıldı.
Borsada 3 Tip Senet Satılmaktadır:
1-Devlet veya şirket tahvilleri: Bunun anlamı şudur; devlet bazı acil ihtiyacını karşılamak için iç borçlanmaya gitmek zorunda kalabiliyor. Bunun için devlet tahvillerini çıkarıp piyasaya arzediyor. Bunları isteyen vatandaşlardan ödünç para alıyor. Devlet ileriki senelerde aldığı ödüncü, iade etmekle beraber tahvilde gösterilen ve kendisine ait olan bir kaynaktan elde edilen mahsûlün bir kısmını bu tahvil sahiplerine vereceğine dair taahhüd ediyor.
2-Hazine bonosu: Hazine bonosu demek devlet, vatandaşlardan ödünç alıyor, buna mukabil belli bir faiz vereceğini taahhüd ediyor ve bonoyu, ödünç veren vatandaşa veriyor. Meselâ; devlet bir seneliğine ödünç olarak aldığı 100 milyon lira mukabilinde 200 milyonluk bir bono senedini veriyor. Bu her iki tip senet de faizli oldukları için alışverişleri ve teamülleri caiz değildir.
3-Hisse senedi: Hisse senedi eşit bölümlere bölünmüş bir fabrikanın veya şirketin satılmış olan her hissesine mukabil verilen seneddir. Bu senet sahibi hissesinin nisbetine göre şirkete veya fabrikaya ortaktır. Hisse Senedinin Özellikleri: Hisse senedinin bir takım özellikleri vardır. En önemlileri şunlardır:
a) Alınıp satılabilmesi,
b)Her hissedarın hisseninin değerine göre sorumlu olması,
c)Bölünmesi,
d)Hissedarın denetleme hakkına sahip olması,
e)Genel kurul seçiminde oy hakkına sahip olması,
f)Şirketin veya fabrikanın satılmış hisselerinin eşit olması, elde edilen kârın hissedarlara eşit olarak bölünmesidir. Buna göre hissedar olan kimse idarecilerin yanlışlıkları sebebiyle onlara dava açabilir.
g)Şirket tasfiye edilecek olursa, şirketin mevcut malları hissedarlara eşit olarak bölünmeli.
Hisse Senedinin Çeşitleri:
a) Nama yazılı hisse senedi,
b) Hamiline yazılı hisse senedi. Bu tip hisse senedinin çalışması, kaybolması, gasbedilmesi söz konusu olabileceğinden ve dolayısıyla fabrikaya veya şirkete ortak olan kimse bilinmediğinden birçok ülkeler onun teamülünü yasaklamışlardır.
c) İmtiyazi hisse senedi, Bunun özelliği sahibine bazı haklar tanınır; meselâ, kârın %15'i kendisine verilir, kalanı da diğer hisse sahiplerine eşit olarak taksim edilir. Yine şirket tasfiye edilecek olursa önce imtiyazlı senet sahibine değeri ne ise verilir. Kalanı da diğer hisse sahiplerine eşit olarak taksim edilir. İslâm hukukunda imtiyazlı hisse diye bir şey kabul edilmez. Bu hususta Fethul Kadir şöyle diyor: "Ortaklardan birisine imtiyazı tanınıp bir miktar para şart koşulursa caiz değildir."
d)Normal hisse senedi,
Ayrı bir yönden de hisse senedi iki türlüdür:
1- Faiz müessesesi, şarap fabrikası ve uyuşturucu madde imalathanesi gibi İslâm'ın yasakladığı müesseselerin hisse senedidir. Bu tip hisse senedini satmak, satın almak ve şirketini kurmak caiz değildir.
2- Bunun dışındaki hisse senetleridir. Onlar da iki kısımdır;
 a) Sermayesi helâl ve meşru bir çizgi içerisinde çalışan müesseselerin hisse senetleridir. Bunlar alışveriş şartlarına haiz olduktan sonra hem alınabilir, hem satılabilir.
b) Sermayesi helâl olan müesseselerin hisse senetleridir. Durum öyle olmakla beraber yapılan alışverişin İslâmi usule göre yapılıp yapılmadığına dikkat edilmez. Paraları faizli müesselere yatırırlar. İhtiyaç olduğu zamanda faizli kredi almaktan çekinmezler.
Bu tip hisse senetlerini alıp satma hususunda ihtilâf vardır. Bir görüşe göre caiz değildir. Çünkü böyle bir hisse alan kimsenin şirkete veya fabrikaya ortak olması hasebiyle onun namına şirketin veya fabrikanın parası faiz müessesesine yatırılıyor, faizli kredi alınıyor, durum böyle olunca elbette ortaklar da mesul olacaktır. Diğer bir görüşe göre caizdir. Ebû Zehra, Ali El Hafif ve Abdülaziz El Hayyat gibi asrımızın güzide âlimleri şu görüşdedirler: “Bunlara göre haram ve helâl ile karışık bir malın çoğu helâl ise onu alıp satmakta bir sakınca yoktur.” Bu hususta Kâsani şöyle diyor: “Herhangi bir malın çoğu helâl ise onu alıp satmakta bir beis yoktur. Yalnız şirketin veya fabrikanın parasını faiz müessesesine yatıran ve ondan faizli kredi alan kimse kesin olarak mesuldür.”
Şunu da ilave etmek isterim: Fıkıh kitaplarının kaydettiklerine göre haram ve helâle riâyet etmeyen gayri müslimlerle alışveriş yapmak hususunda bir sakınca yoktur. Hisse senedinin değeri:
Hisse senedi değer yönünden 4 çeşittir.
1- Nominal değer: Hisse senedinde yazılan değerdir.
2- Piyasa değeri: Bu değer arz ve talebe göre değişir.
3- İhraç değeri: Bazen fabrika veya şirket bazı hisse senetlerini hisse senedinde yazılı olan değerden daha düşük değerle satışa çıkarıyor. Bunu yapmaktan maksat sermayeyi artırmaktır.
4- Hakiki değer: Hisse senedinin, menkul ve gayri menkul şirketin mallarında hak ettiği paydır. Bu değer hisse senedinde yazılı olan değerden düşük olabileceği gibi yüksek te olabilir ki bu durum şirketin başarısına gölge oluyor.
Borsa işlemi: Peşin ve vadeli olmak üzere borsa işlemi 2 türlüdür: 1- Peşin işlem şöyledir: Hisse senedini veya tahvil senedini almak isteyen kimse borsa simsarını araya sokar ve kendisine şu kadar fiyat verebileceğini veya o gün en düşük fiyat neyse onunla alabileceğini bildirir. Şayet sipariş gerçekleşirse, satılan şey müşterinin hesabına geçirilir. Müşteri de en kısa zamanda bedelini teslim edecektir. Satıcı da hisse senedini, aynı süre içinde takdim edecektir. Müşteri de hesap kesme günü gelmeden hisse senedini başkasına satabilir. 2- Vadeli işlem: Bu da iki çeşittir: a)Kredili Satış İşlemi: Kredili satış işleminde mal hemen teslim edilir, bedel ise ileriki tarihte teslim edilecektir. İslâm hukukuna göre böyle bir alış veriş caizdir. Onda hiçbir sakınca yoktur. b)Vadeli Satış İşlemi: Vadeli satış işlemi hem mal, hem de bedel ileri bir tarihte teslim edilecektir. Bu ise caiz değildir.
SONUÇ: Borsada cereyan eden teamülerin tümü haramdır veya helâldir demek doğru değildir. Bunun helâli olduğu gibi haramı da vardır. Bunun için bunları birbirinden ayırıp bilmek lazımdır. Helâlini bilip onunla teamül etmek ve haramdan uzak durmak gerekir. İslâm hukukuna göre devlet tahvilleri, hazine bonosu, imtiyazlı hisse senetleri ve vadeli satış işleriyle teamül etmek caiz değildir. Bunların dışındaki hisse senetlerine gelince; İslâm'ın çizdiği çizgi dahilinde yürütülecek olursa caizdir. Bunun için borsada çalışanların dikkatli olmaları gerekir.
 
SORU: İslâm dinine göre İslâm'ı ve müslümanları savunmak, devleti ayakta tutan ordu ve memurları geçindirmek için devletin geliri yetmediği takdirde ölçülü ve adaletli bir şekilde vatandaşlardan vergi almak caiz midir?
CEVAP: İslâm dinine göre devletin malı ve özel imkanları yetmediği takdirde devleti ayakta tutan orduyu beslemek ve muhtaç olduğu araç ve gereci temin ederek müslümanları ve İslâm'ı korumak için vatandaşlardan vergi almakta bir sakınca yoktur. Zekâtın farz olması yanında bir mani teşkil etmez.
 
SORU: İslâm'da ihtiyaca binaen, devlet vatandaşın malını istimlak edebilir mi?
CEVAP: İslâm'a göre amme menfaati için devlet, ferdin özel mülkiyetine de müdahale edebilir. Peygamber (sa.) ve Hulefa-i Raşidin, özellikle Hz. Ömer (ra.) zamanlarında bu gibi şeyler vuku bulmuştur. Bir misal verelim: Zeynul Abidin (ra.)'den rivayet edilmiştir: Cündüp bin Semure'nin Ensardan bir zatın hurmalığında bir tek hurma ağacı vardı. Bunun için kendisi ve çocukları o hurmalığa girerek Ensariye zarar veriyorlardı. Bunun üzerine Peygamber (sa.)'e şikâyet etti. Peygamber (sa.) de Semure'ye “o hurma ağacını sat” dedi. Fakat Cündüp, muvafakat etmedi. Peygamber (sa.): "Öyleyse Cennet'te misli kadar sana verilmek üzere onu hibe et” dedi. Ama Cündüp yine muvafakat etmedi. Bu sebeple Peygamber (sa.) kendisine dönerek: "Sen zararlısın" dedi. Sonra Ensariye dönerek: "Git onun ağacını kes" dedi. Ayrıca Mescid'ül Haram müslümanlara dar gelip kâfi gelmeyince Ashab-ı Kiram mescidin yanında bulunan arsa sahiplerine başvurarak para mukabilinde oraları Mescid-i Haram'a vermelerini teklif ettiler. Fakat, arsa sahipleri kabul etmediler. Bunun üzerine Halife arsayı zorla satın alarak camiye kattılar.
 
SORU: İslâm'a göre her hangi bir kimsenin kazancı gayri meşru ise ona karşı devletin yapması gereken şey nedir? Bu kazanç kendisine bırakılabilir mi?
CEVAP: İslâm'a göre içki, kumar, riba ve fuhuş gibi gayri meşru yollarla kazanç sağlanmışsa devletin yapması gereken şey gayri meşru kazancı müsadere edip elinden almaktır. Ancak hak sahibi bilmiyorsa o hakkı kendisine geri verilir. Hak sahibi bilinmiyorsa ya beytül male devir edilecek veya fakir ve muhtaç kimselere aktarılacaktır. Hz. Ömer bir dilencinin, ihtiyacından fazla dilenip yiyecek stok ettiğim öğrenince onu müsadere etti.
 
SORU: Bir kimsenin elinde meşru olmayan bir mal bulunsa ne yapması icap eder?
CEVAP: Bir kimsenin elinde meşru olmayan bir mal bulunsa bakılır. Mal sahibi biliniyorsa mutlaka onu sahibine iade etmesi gerekir. Mal sahibi bilinmiyorsa veya ölmüş ve varisi kalmamış ise, onu vebalden kurtulmak gayesiyle tasadduk edecektir. Ancak eldeki helal olmayan mal, miras olarak intikal etmiş ise ve sahibi bilinmiyorsa varis için mubah olup olmadığı hususunda ihtilâf vardır. Varis için mubahtır diyen olduğu gibi haramdır, diyen de olmuştur. İhtiyaten onu tasadduk etmek daha evladır.



iskenderpasa.com Hukuki Şartlar | İletişim Yardım | Site Haritası
Copyright 2000-2009 Server İletişim A.Ş. Her hakkı mahfuzdur. All Rights Reserved. Sık Kullanılanlara Ekle | Tavsiye Et